YÜREĞİMİZDEN DÖKÜLENLER

Güzel okumalar diye başladım ve bitirdim, zamanın elinden tutup getirdim. Bazı şeyler ayaküstü söylenmiyor sevgili okurlar, biz de sizi ayaküstü ağırlamak istemedik. Her an her yerde yanınızda götürebileceğiniz bir R46 ile geldik. Bu sayı “e-dergi” ye geçişimiz olması bakımından bizim için çok kıymetli, yeni bir başlangıç. Yeni sayılar, yazılar ve buluşmaların verdiği bir yeniden doğuş gibi. Her şey karanlık ve su iken, bizler karanlık ormanda -ki karanlık aydınlığın elinden tutar- dolaşırken ve mutlak dönüşü ararken, kendi içimize, içimizin en kuytusuna salık verirken olmazları; elbet yıllanmış bir “Ak Ana” çıkar ve zamanın elinden tutup ağacımızı dallandırıp budaklandırır. Karanlık ormandan, ıssız derelerden aşırıp hayatın tekdüze döngüsünden kurtarır.

Biz bir şeyler yazıyoruz ama artık bir şeyin doğru-yanlış, iyi-kötü  olmasından ziyade o şeyi söylemek ve her halükârda üstün olmak istemek daha itibar görür hâle geldi. Bilmediğini bilmemek yahut bilip de söylememek. İnsanın gelebileceği son nokta, halkanın sonu “anlatma” ihtiyacını köreltmek, ne söylemek gerektiğini tahlil edememek… Tabii rutin olarak uğraştığımız, kendimizi, derdimizi anlatma çabasından bahsetmiyorum. Kendimizden çıkacak kadar içimiz dolduğunda, insana, evrene dair sorularla meşgul olduğumuzda, kargaşanın içinde düzen; düzenin içinde kargaşa olmaktan sıyrıldığımızda, dünyadan çıkıp dünyalı olduğumuzda anlaşılacak bir anlatma isteğinden bahsediyorum. Bardakları tam olarak doldurmadan diğerine geçiyoruz ve susuzluğumuz hep yarım kalıyor. Yarımlar birleşmiyor. Üstelik bunları nerde unuttuğumuzu da bilmiyoruz. Her şeyin özetlenip, “anlam”ın elinden güçleri  alındığında, “derin düşünmemelisin” hatta “düşünmeyebilirsin”ler oluşuyor.  “Dünya genişliyor” yahut “yeni bir gezegen bulunmuş acaba içinde ne var” soruları, aydınlık olmak istemeyenleri rahatsız ediyor.

 Eskiden eşikler girişten yukarıda olurdu ve içeri girmek isteyen eşikten geçtikten sonra aşağı eğilirdi. Yukarıdan gelen misafirler görülürdü böylece. Eşiğe geldiğinde biraz dururdu insan, durmak gerekirdi. Hayatımızdaki eşikleri yakalamıyoruz, uyurgezer gibi çevremize bakıyoruz. Eşikleri kolay geçmek için onları önümüze koyuyoruz fakat tüm dönemeçlerimiz davetsiz, tüm dönemeçlerimiz hengâme.  Sonra zamanını yaşamayan, eşiğini aşmayan her ruhun içinde öfke ve  “güzel” dediğimiz her şeyi baltalayan, yüzü kızarmayan “suç”lar beliriyor.  Barry Sanders, toplumdaki şiddet eğilimini anlatırken şu ifadelerle temellendiriyor:

  “Bir zamanlar bütün bir öğleden sonra "yapacak şey bulamayan" çocuklar oyunlar uydurur, kendilerini oyalayacak ilginç bir şeyler bulurlardı. Bugünlerde çocukların düş güçlerini kullanmalarına gerek yok.” 

Öğleden sonra yapacak bir şey bulamayın sevgili okurlar ve Rengâhenk 46’yı açıp yeni bir oyun uydurun zihninizde, söyleyemediklerimizi duyun. Zira hâlâ söylemediklerimizle doluyuz tarih doluyuz, edebiyat doluyuz, oyun doluyuz, düş doluyuz…

  Ayşe Hilal EZBER                                                                                  

Rengâhenk’in 46. sayısı ve kaleme aldığım ilk editör yazımla size merhaba diyorum. Bu sayıda yine bin bir çiçekten bal toplayan arı misali çalıştık ve sizlere birbirinden güzel içerikte yazılar sunmaya niyet ettik. Girişte, gurur kaynağımız, Milli Mücadelemizin 100. yılı münasebetiyle hazırlanan özel yazımızı Meryem Karakulak kaleme aldı. Muhteva olarak milli mücadelenin fikri adımlarını, muharebe dönemlerini ve milletimizin bu dönemdeki yaşadıklarını gözler önüne seriyor. Sayfaları çevirdiğimizde, hamileliğin iç dünyasına yansımalarını anlatan Ayşe Burhan Aytekin ablamızın İncir Çekirdeği köşesinde buluyoruz kendimizi. Doğum süreci, annelik, ebeveynlik ehliyeti ve babaların bu süreçteki konumu gibi merak edilen noktaları bizlere farklı bakış açılarıyla sunuyor.

Fırından yeni çıkan köşemiz Karantina’da ise son yılların önemli bir sorunu olan iletişim kavramı karşımıza dikiliveriyor: Dinliyorsun Değil Mi? Evet, yazarın da dediği gibi konuşmaktan ziyade konuşma sırası bekleyen rekabet kurumu olduğumuz gerçeği tüm açıklığıyla yüzümüze vuruluyor. Öte yandan, güncel mevzuların bir diğerine de Sultan Süleyman’a Kalmayan Dünya Yapay Zekâya Kalır Mı? adlı yazısında rast geliyoruz. Yapay zekânın insanlık için sunduğu gelişmelerin yanında karanlık bir gelecek kurgusu hepimizin bildiği bir gerçek. Yazarımız burada farklı bir noktaya dikkat çekiyor; yapay zekâ yaşattığımız insani değerlerin özünde ne gibi değişiklikler ortaya çıkarabilir? Bu konuya ilginiz varsa sizi mutlaka Pervane köşemize bekliyoruz.

Her sayıda kıymetli insanları tanımaya çalıştığımız Şahsiyet köşemizde gönül insanı, ilmiyle amel eden bir hocamız olan Emin Işık’ı anlatmaya çalıştık. Onun felsefesini, ruhunu ve rehberlik ettiği yolları yürümeye gayret ettik. Ardından, vefatından sonra kıymetli büyüklerimizin Emin Işık Hoca ile ilgili duygu, düşünce ve anılarına kulak verdik. İlim, millet, dünya görüşü hakkında düşünmeye devam ederken birden Ahmed Pak abinin samimiyet kokan sesiyle irkildik: Dert Çok! Gel de uyu… Gerçeklere kulak tıkamayıp Sincan’da Kudüs’te yaşayan Müslümanların dertleriyle dertlendik. Bu coğrafyadaki insanların geçmişte yaşadığı zulümleri ve günümüzde yaşadıklarını anımsayarak…

İnsanlık

Dedik ya bu sayıda farklı içeriklerle karşınızdayız diye… Çelebi köşemizde Emir Karakaya bizi Türkiye’den alıp Japonya sınırlarına götürdü. İlk gün karmaşası içinde çaresiz kalan arkadaşımızın Teruyuki san ve eşi sayesinde sıkıntısını nasıl atlattığını ve dünyada hâlâ iyi insanların var olduğunu bir kez daha gördük. İnsan demişken… Maalesef insanlık tarihinde ne acılar yaşandığını farklı bir yazımızda Fatma Zehra Örnek bize hatırlattı. Uzun yıllar önce insanların hayvan misali kafesler içine kapatıldığı rencide edici bu uygulamalar bu kadar da olamaz dedirtti. Yazarın günümüze bağladığı nokta ise bence hepimizin durup düşünmesi gereken bir yer. İnsanat Bahçeleri sadece şekil değiştirdi, bugün herkesin kullandığı sosyal medya programları insanların zorla değil ama bile isteye kendini sergilediği mecralar haline geldi. Düşününce, Teknocan köşemizde Akılsız telefona dönüş yapan Seda Avaz’ın dediği gibi bizi sanal dünyaya çeken bu cihazların esiri haline gelip gelmediğimizi bir sorgulayalım derim. Ne de olsa hayat bizim için seçimlerle dolu.

Evet, bizden havadisler şimdilik bu kadar efendim. Bunlar gibi daha birçok ilgi çekici yazımız bu kapağın altında. İyi okumalar, muhabbetle kalın

Nuray ŞİŞKO