YİNE YENİ YENİDEN “ÜSKÜP’TEN KOSOVA’YA”

Yıl 2010… Final dönemleri, gece gündüz ders çalışılıyor. Bir haber geliyor, “Yavuz Bülent Bakiler’e Üstad Ziyareti’ne gidilecek”. Sınavın ertelenmesi haberiyle ziyaret haberi birbirine eklenince sevinçten havalara uçuluyor. “A…, Cebeci İstasyonu ve Sen, Gözlerin İstanbul Oluyor Birden,  Sivas’ta Yoksul Çocuklar, Şaşırdım Kaldım İşte” şiirlerinin şairiyle tanışma, belki şiirlerinin hikayelerini dinleme, böylesi duygu yoğunluğu olan bir ismin gündelik hayatına ucundan kıyısından da olsa dahil olabilme hevesi doruğa çıkıyor. Ertesi gün gidilecek ziyarette hazırlıksız olmamak ve üstada sorular sorabilmek gayesiyle kütüphaneye gidip şairin meşhur “Üsküp’ten Kosova’ya” kitabı alınıyor. Akşam başına oturulan kitap sabaha kadar okunup bitiriliyor. Ancak bu okuyup bitirme öyle kolay olmuyor. Sabaha kadar, okunan her satırda, çevrilen her sayfada hıçkıra hıçkıra ağlayarak kitabın içinde yol alınıyor. Her bir sayfasına gözyaşları akıtılarak Üsküp’ten Kosova’ya yolculuk yapılıyor. Şairin her bir satırında tarifi mümkün olmayan bir acı yüreği kaplıyor. Balkanlarla uzak yakın ilişkisi olmayan, memleketin en doğusundaki vilayetlerin birinden gelmiş bir garip, İstanbul’da bir yurt odasında Üsküp için Kosova için gözyaşı döküyor. Sonra durup bu hikâyeler neden beni bu kadar etkiliyor diye düşünüp cevabını bulamayıp yeniden gönlüne kulak verince o satırlarda yer alan insanların ağızlarından dökülen her cümle, yine hançer gibi kalbine saplanıyor. Daha sonra kitabın arka kapağındaki Bahtiyar Vahapzade’nin “"Mene göre, her Türk, Üsküp'ten Kosova'ya kitabını oxumalıdır. Amma, onu oxuduxdan sonra, ağlamayan Türk'e de men Türk demerem."  sözü gönle teselli olup balkanların o hayal âleminde kaybolmaya devam ediliyor.

Yıl 2015… Yıllar yılları kovalıyor ve bir vesile ile nasip oluyor Üsküp’e ve dahi oradan da Kosova’ya geçilecek şekilde bir ziyaret planı yapılıyor. Gidip görmeden, yalnızca Bakiler’in kaleminden süzdükleriyle bu kadar yoğun bir duygu seli yaşanmışken şimdi o güzelim topraklar, o güzelim insanlar bizzat müşahede edilince kim bilir nasıl tarifsiz bir lezzet alınacaktı. Heyecan, mutluluk, sevinç, bilinmezlik duyguları birbirine karışıyor…

Bu vesileyle Balkanlar’da Bosna’yı, Makedonya’yı ve Kosova’yı görmüş oluyorduk. Gerek gitmeden önce gerekse gittikten sonra aynı fikir hep zihnimde ve gönlümde dolaşıp durdu. Biz bu toprakları platonik bir aşkla seviyorduk. Masallardaki divaneler gibi seviyorduk, karasevdayla… Hiç gitmesek de görmesek de seviyorduk. Gidip umduğumuzu bulamasak da seviyorduk. Gidip yabancı muamelesi görsek de seviyorduk, kavim kardaş diyerek bağırlara basılsak da seviyorduk. Hâsılı biz o diyarlara bir toprak olarak bakamadık, bakamayacağız. Bizim için o topraklar, hep bir annenin gurbette bırakıp da ardından bir ömür yas tuttuğu yürek sızısı yaptığı bir acı vesilesi olarak kalacak. Bu hissiyatı gitmeden önce tadarken gidip geldikten sonra daha derin hisseder oldum.

Güzel bir bahar gününde çıktık yola. Uçak seyahati bir buçuk saat sürdü sürmedi. Muhasebe orada başladı. Benim İstanbul’dan memleketime gittiğim süreden daha kısa bir zamanda varmıştık başka (!) ülkeye. Acaba kendi şehirlerinden daha kısa mesafede bir ülkeyle ne kadar uzak durulabilirdi? Uçaktakilerin hemen hepsi Türkçe konuşuyordu ve yurdum insanıydı, hepsi tatile gidiyor diye düşündüm, kültür turizmi adına sevindim ta ki inenlerle kucaklaşanların berrak Türkçeleriyle birbirlerini selamlayıp anne-baba nidalarıyla kucaklaşmalarına kadar. Evler ikiye bölünmüştü, ailenin yarısı oradaydı yarısı burada, tıpkı gönüllerimizin parçalara ayrılıp dağılması gibi.  

Yurtdışına gittiğinizde başka bir ülkede olduğunuzu hissettiren insanlarla karşılaşmanız muhtemeldir. Ancak Üsküp havaalanında insanlar her ne kadar bunu hissettirmese de Makedon polisler bu hissi size en derinden yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sekiz kişilik bir grupla gittiğimiz havaalanında dördümüzü ülke girişine alıp dört kişiyi hiçbir gerekçesi yokken tutması ve sizi iki saate yakın sıkıntıya sokması hem başka bir ülkede olduğunuzu anlamanıza hem de Makedonya’da yaşayan Müslüman halkın sürekli maruz kaldığı muameleye ve ülkede her alana yayılmış keyfi uygulamalara dair fikir sahibi olmanızı sağlıyor. Ülkeye ayağınızı basar basmaz yaşadıklarınız, bundan sonra sık sık duyacağınız “burası Balkan, burada her an her şey olabilir” cümlesini haklı çıkaracak bir pratik oluyor. Bu seyahat esnasında ve sonrasında sürekli, bize fakültelerde öğretilen fakat bizim tam olarak ne demek istediğini anlamadığımız “hukuk güvenliği” kavramının önemini idrak ediyorum.

Zorlu polis mücadelesinden sonra bizi karşılayan mihmandarlarımızla araçlarla Üsküp’e doğru ilerliyoruz. Bundan sonra ilk dikkatinizi çeken ve orada bulunduğunuz süre boyunca sürekli cennetten bir kesitte olduğunuzu hissettiren bir tabiat görsel şölen sunuyor. Uçsuz bucaksız yeşil düzlükler,  müstakil küçük evler, kimse yaşamıyor hissi veren sessiz sakin sokaklar ömre şifa dağıtıyor. Kaldığımız otelin penceresinden gördüğüm manzara huzurun resmi bu olmalı diye mırıldanmamı sağlıyordu. Ama yine bu huzurun resmine bir kara çalmak için ellerinden geleni yapmışlar. Vodno Dağı’nın doruğuna şehrin neredeyse her yerinden görülecek şekilde altmış altı metre uzunluğunda ışıklı bir milenyum haçı dikmişler. 2012 yılında dikilen bu haçı Avrupa ve Amerika çokça desteklemiş. Çok ciddi maddi sıkıntılar yaşayan Makedonya bu dev haçın ışıklandırma masrafını da Müslüman halkının boynuna yüklemiş.

Şehre ilk adımı atar atmaz yaşamaya başladığımız şoklar devam ederken artık şehrin sokaklarına kendimizi atmıştık. Cuma sabahı gittiğimiz için ilk durağımız Cuma namazı için Mustafa Paşa Camii oldu. Camii biraz tepede olduğundan şehrin birçok yerini caminin arka bahçesinden görme imkânınız oluyor. Bahçesinde aynı zamanda Süleymaniye Camii’nin bahçesindekilerden farksız Osmanlı sanatının incelikleriyle bezeli mezar taşları sıralanmış. Bir kez daha yurtların sahiplerinin yalnız yerin üstündekiler değil, aynı zamanda altındakiler olduğunu düşünüp kendi memleketinde Yahya Kemal’i yâd ederek sefirliği sırasında Osmanlı’nın nüfusunu küçümsemeye çalışan sefirlere karşı  “Biz ölülerimizle yaşarız”  cevabını hatırlıyorum. Camii 15. yüzyılda yapılmış, daha sonra neredeyse bütün Balkan coğrafyasındaki tarihi eserler gibi TİKA tarafından restore edilmiş. Cuma dolayısıyla camiinin coşkulu olduğu bir güne denk gelmiştik, bahçeye taşan cemaatiyle her şeye rağmen Müslüman kimliğini korumak için direnen eller hep birlikte semaya kalkıyordu. Maalesef eski kaynaklarda 120 camii olduğu kaydedilirken şu an 45 tanesinin ayakta olduğu bilgisi var ve onların da yalnızca 21i beş vakit namaz için açık diğerleri yalnızca Cuma günü açılıyormuş.

Camiden çıkınca ilk durağımız Üsküp Kalesi oluyor. Kale şehre hâkim bir tepe üzerinde mevzilenmiş. Bir kısmı yıkılsa da şehir merkezinden görülen tarafı ışıklandırılmış. Kalenin burçlarından aşağıya baktığımızda Vardar Nehrini görüyorsunuz. Hani şu “Vardar Ovası, kazanamadım sıla parası” diye türkü yaktığımız, acımızı, sevgimizi, umudumuzu döktüğümüz nehr(imiz), ova(mız). Burkulan yüreğimizle yol almaya devam ediyoruz. Kaleden inerek Üsküp Çarşısı’na varıyoruz. Klasik Osmanlı şehir planlamasını orada da bir kez daha gözlemliyoruz. Dar sokakları, küçük ahşap dükkânları, birbiri içine açılan sokakları, varlığını sürdürmeye çalışan halkıyla. Çarşıdan çıkıp Vardar’ın kıyısına doğru yürüdükçe keskin çizgilerle şehrin kimliğinin değiştiğini aniden fark ediyorsunuz. Bir anda karşınıza devasa heykeller çıkmaya başlıyor. Adım başı, aşırı büyük, gözü rahatsız eden, estetik kaygıdan ziyade serpilmiş gibi gelişi güzel heykeller sizi basıyor. Üsküp’ün kimliğini değiştirme politikaları kapsamında Avrupa ülkelerinin finanse ettiği bu dev heykeller ve yeni yapılan binalar şehre bir Helen kimliği kazandırma çalışmalarının ve Müslüman halk üzerindeki psikolojik savaş hamlelerinin ürünleri. Aralarından geçip Vardar Nehri’nin kıyısında Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün karşısında oturuyoruz. Bu köprüye de kendi adını söylemeyip Taş Köprü diyorlar. Köprüyle halleşip dedemize şikâyet ediyorum ahvali, sizin kanlarınızı akıtarak aldığınız topraklar şimdi harap, kalkın bakın diye sessiz haykırışlar büyüyor içimde. Vardar Nehri resmen bir sınır niteliğinde Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında. Nehrin diğer yakası tamamen farklı bir şehir, bizi oralarda dolaşırken görenlerin bakışları durumu iyice hissettiriyor. Şehrin bu çarpık dönüştürülme çabası bizde daha önce ziyaret ettiğimiz Saraybosna ile karşılaştırma yapmayı kaçınılmaz kılıyor. Saraybosna’da şehir korunurken insanlar yabancılaştırılmış, Üsküp’te ise şehir mahvedilmiş ama insanları öyle sıcak, öyle bizden, öyle hasretli… Adetlerini, düğünlerini, cenazelerini, aile düzenlerini öğrendikçe ne kadar candan öte can olduklarını tekrar tekrar hatırlıyorsunuz. O canım samimi insanlara kavuşmak için yeniden Vardar’ın karşı kıyısına geçip Osmanlı Çarşısı’nda soluklanıyoruz. Bu soluklanmaya Trileçe tatlısı eşlik ediyor. Çarşının diğer kıyısında Murat Paşa Camii var. Camii’nin etrafında daha çok Osmanlı bakiyesi esnaf bulunuyor. Dükkânlarda en çok dikkati her boyda yapılan hakiki deri işlemesinden Üsküp çarıkları çekiyor elbette.

Modern Üsküp’e ait Kiril Metodi Üniversitesi’ne de bir göz attıktan sonra rotamızı Sultan 2. Murat Camii’ne çeviriyoruz. Camiye çıkarken eski Osmanlı mahallelerden geçiyoruz. Nerede olduğunuzu unutsanız ve yolunuza öyle devam etseniz Anadolu’da küçük bir şehirde dolaştığınızı zannedebilirsiniz. İnsanları, yaşamları, evleri, sokakları… Tek fark var onların üzerindeki ağır baskıları (!)… Sultan 2. Murat Camii de yaşadığı onca savaşa, depreme, bakımsızlığa rağmen hâlâ ayakta. Üsküp’teki diğer camilerdeki gibi onun da giriş kapısının üzerinde çerçeveli levha gibi resimler var o dönemki şehri, caminin eski halini tasvir eden. Bu resimlerin Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılan yenileme çalışmalarında eklendiği bilgisi var. Maalesef bu camii henüz restore edilmemiş. İnce minaresi her ne kadar ayakta sapasağlam dursa da arka bahçedeki kümbetlerde kabirler camiyi korusa da bakıma çok ihtiyacı var, yıllar onu da yormuş. Hünkâr caminin külliyesindeki medrese yok olmuş ama bahçesindeki Saat Kulesi hala ayakta. Saat Kulesi’nden çıkıp karşıda görünen türbeye doğru yol alıyoruz. Mezar taşında “Üsküp Fatihi Paşa Yiğit Oğlu İshak Bey” yazıyor. Ölüm tarihi olarak 1444 belirtilen İshak Bey’i mihmandarlarımız olan Üsküp’ün kültürlü, geleneğine hâkim gençleri de maalesef tanımıyordu. Ancak İshak Bey, mezar taşında da belirtildiği gibi Üsküp’ün ilk beylerbeyi Yiğit Paşa’nın oğlu ikinci beylerbeyidir. Bugün hâlâ Üsküplülerin hizmetinde bulunan camilerin, hanların, bedestenlerin banisi, Üsküp’ün bir Osmanlı yurdu olmasındaki en önemli isimdir.

İshak Bey’i ziyaret edip oğlu Gazi İsa Bey’in Camii’ne doğru yol alırken yoldan geçen bisikletli bir adam grubumuzu doldurdu. Türkiye’den geldiğimizi anlamıştı, bizimle sohbet etmek istiyordu. Durduk sohbete başladık, nereden geldiğimizi sordu. Daha sonra teker teker isimlerimizi sordu, söyledik. Bizim de onun ismini tahmin etmemizi istedi, herkes bir şey söylüyordu ama hepsi yanlıştı. Ben en son Ertuğrul dedim, biraz yaklaştığımı söyledi sevinerek. “Benim adım Turan, hepinizden daha Türk ismim” diye altını çizdi. Sonra içini dökmeye başladı “Siz neredesiniz? Biz her gün Türk askerinin çizmesinin bu toprakları çiğneyeceği günü bekliyoruz! Biz de Türk’üz bizi buralarda bıraktınız, biz de dönmenizi bekliyoruz.” sözleri kulaklarımızdan bir mermi gibi geçiyordu, bütün vücudumu bir ürperti aldı. Karşımızda ağlamaklı sesle, sitemle, ama hala buruk bir sevgi ve umutla bekleyen, bizden medet uman bir adam vardı ve biz öylesine çaresizdik, kendisine vereceğimiz bir cevabımız dahi yoktu…

Bu sarsıntıyla Gazi İsa Bey Camii’ne vardık. İsa Bey de Bosna fatihi olarak biliniyor ve özellikle Üsküp ve Bosna’ya hizmetleriyle meşhur bir uç beyi. Gazi İsa Bey Camii 600 yıllık ulu bir çınarın gölgesinde serinliyordu. Oradaki aksakallı nur yüzlü dedeler camii bahçesinde sohbet halindeyken birisi bize ev sahipliği yapıp etrafı anlatmaya başladı. Dedenin rivayeti odur ki heybetli çınarın altında bir mezar varmış. Gazi İsa Bey Camii, zaviyeli camiler olarak bilinen tabhaneli camilerden. Yine onun da etrafındaki medreseler ayakta kalmamış ama mezar taşları caminin nöbetini tutuyor. Yine bu caminin de giriş kapısının üstünde caminin eski halini tasvir eden bir resim görülüyor. İçimden her devir kendinden önceki devrin güzelliklerine hasret kalıyor diye geçirdim. Osmanlının son dönemi de klasik devre hasret duyuyordu ve o dönemin hatıralarını canlı tutmaya çalışıyordu demek.

İsa Bey Camii’nden çıkıp daha önce türbesini ziyaret ettiğimiz İshak Bey Camii’ne yol alıyoruz. Bu camii çarşının hemen başında bulunuyor. Kalemişi süslemeleri dolayısıyla buraya Alaca Camii de deniliyor ama burası meşhur Kalkandelen’deki Alaca Camii’nden farklı ve zaten birçok onarımdan geçerek aslından epeyce farklılaşmış. Bahçesinde medfun birçok kişi var ancak köşegen yapılı kubbeli türbenin kime ait olduğu konusunda farklı rivayetler olmakla birlikte İshak Bey’in babası Üsküp Fatihi Yiğit Paşa’nın türbesi olduğu bilgisi mevcut.

İshak Bey Camii ziyaretten sonra hala canlılığını koruyan yoğun alışverişlerin yapıldığı Bit Pazarına doğru dalıp Üsküp’ün insanlarının arasına karışıyoruz. Birçok yerden “Elveda Rumeli” dizisindeki tatlı Türkçe’yi konuşan sesler geliyor. Bakiler’in kitabında anlattıkları aklımda olduğundan “Türkçe’yi nereden öğrendiniz?” şeklinde cehaletimi açığa çıkaracak bir soruyu sormaktan özenle kaçındım. Ben nereden öğrenmişsem onlar da oradan öğrenmişlerdi. Evlad-ı Fatihan diye nitelendirdiğimiz bu kardeşlerimizin bir kısmı fetihlerle birlikte Anadolu’dan kaldırılıp Balkanlarda iskân ettirilenlerdi ve daha sonra Müslümanlaşıp Türkleşen bir Balkan coğrafyasıydı orası. Makedonya’daki Müslüman halkın büyük kısmı Arnavut ve yoğunlukla Arnavutça konuşuluyor. Arnavutça sert bir dil, yanımızda Arnavutça konuşan ev sahipleri kavga ediyor zannederek birkaç kere müdahale etme ihtiyacı hissettim ama yanılmışım. Boşnakça’nın sakin, yumuşak tınısı konuşmalara, şarkılara yansırken Arnavutça’nın hırçın tonu bazen bizi endişelendiriyordu. İnsan tabiatının dile yansımasıydı belki de bu. Zira insanlarının da biraz hırçınlığa meyyal olduğunu aktardılar.

Ziyaret vaktimiz kısıtlı olduğu için Makedonya’nın birçok güzel yerini gezemeyip sonraki seferlere sakladık ama görmemizi ısrarla tavsiye ettikleri Matka Kanyonu’na özel olarak gittik. Balkanların doğal güzelliği, yoğun yeşil tabiatı bize Karadeniz’i hatırlasa Balkanların geniş ovaları, yaylaları kendine has bir yapı oluşturur. Matka’ya vardığımızda önce sakin akan sıradan sayılabilecek bir nehir karşıladı bizi. Artık arabayla devam edemeyeceğimizi öğrendiğimizde ağaçların çatı yaptığı dar koridorlardan geçerek uzun bir patika yürüyüşü yaptıktan, nehir boyunca geçtikten sonra bizi bir manastır karşıladı. Manastırın oradan sandallara binerek kanyonun derinliklerinde yol almaya başladık. Muhayyilem cennetin ancak bu kadar güzel olabileceği yönünde beni ikna etmeye çalışıyordu, güzellik beni mest etti. Görmemiz için ısrar edenler çok haklıymış. Başka bir dünyaya açılan kapı gibiydi burası. Uzun bir yolculuktan sonra Vrelo Mağarası’na geldik. İçinde birçok sarkıt bulunan mağarada göller de mevcuttu. Derinliği tam olarak bilinmemekle beraber dünyanın en derin yer altı mağarası olduğu rivayet ediliyor. Mağaradan çıktıktan sonra kanyonun derinliklerinde daha fazla ilerlemeden aynı sandalla geri döndük ve nehrin kıyısında soluklandık. Ruha şifa o güzellikler insanı öylesine sermest ediyordu ki dönüş yoluna çıkmak benim için çok güç oldu.

Kalan günlerimizde Kosova’yı da en azından tadımlık da olsa görmek istiyorduk. Üsküp’ten Kosova’ya doğru yol almaya başladık. Bu sefer yolculuğu otobüsle yapacaktık ve Kosova’da Prizren şehrine gidecektik. Ne kadar yakın olursa olsun sözümona bir devletin sınırından diğerine geçiyorduk. Burada sınırlarda sıkıntı çıkarmak, bekletmek, sinir bozmak adettenmiş. “Burası Balkan” cümlesini defaten duyduğumuz bir yolculuk oldu yine. Biraz sıkıntı olsa da sınırlardan geçme meselesini hallederek Kosova’ya vasıl olduk. Yol boyu doğa harikası güzelliklere daldıkça “dedelerimiz böyle güzel yerlere gelmekte haklıymış” diye geçirerek tebessüm ettim. Sonra şimdiki ahvali düşünerek yeniden hüzne gark oldum. Araç bizi Prizren’e bırakınca etrafımıza gerçekten doğru yerde miyiz diye bakma ihtiyacı hissediyorsunuz. Üsküp’ün güzelliğini baltalamak için kasten yapılan tuhaf manasız heykeller burada yok. Dolayısıyla bütün sıcaklığıyla sizi kucaklayan bir şehirle karşılaşıyorsunuz. Biraz Bursa, biraz Amasya karşılıyor Prizren’de sizi. Tam köşede kendisi yıkılmış, minaresi ayakta bir cami harabesiyle selamlaşıyorsunuz. Bir Türk şehirleşme emaresi olarak Akdere, şehrin ortasından geçen nehir olarak mührünü vuruyor. Akdere’nin üzerinde yine kemerli bir Taş Köprü ve Köprünün yanında çarşı ve Sinan Paşa Camii. Sinan Paşa Camii, sanki şehre sahip olmaya çalışan bir hami gibi nehri kucaklar bir görüntü çiziyor. Sokaklar Arnavut kaldırımı, küçük, huzurlu. Sinan Paşa Camii’nin arka tarafından bakınca tepede bir kartal misali kollarını şehrin üzerine açmış Prizren Kalesi görünüyor ve biraz altında da bir manastır. Prizren evleri, belki Anadolu’da bile bu kadar korunamamış olan Osmanlı ev mimarisinin en canlı örnekleri. İki katlı, cumbalı, sade, bahçeli yuva sıcaklığında evler. Mahalleler arasında dolaşırken kendinizi evinizdeymiş gibi hissetmeniz belki de bundan.

Yol alırken Osmanlı-Rus Harbi sonrası Balkanlardaki ülkelerin teker teker ayrılması politikasına direnmek amacıyla kurulan ve Osmanlı idaresinin desteklediği Prizren Birliği (Prizren İttihat Cemiyeti) binasını da ziyaret ettik. Daha sonra mecrasından çıkarak Arnavut birliği şeklinde kullanılmaya başlanan bu merkez her siyasi yaklaşıma göre farklı misyonlar yüklenmiş. Balkanların makûs kaderi geçmişten bu güne hiç değişmedi. En çok savaşı, en çok acıyı, karmaşayı gören, kimliğini korumak için daima mücadele etmek zorunda kalan bir sinir ucu oldu. Balkanizasyon politikaları geçmişte olduğu gibi bugün de bütün canlılıklarıyla can yakmaya devam ediyor. Prizren halen de facto olarak Kosova Cumhuriyeti’ne bağlı olsa da de jure olarak Sırbistan Cumhuriyeti’ne bağlı. Zaten sokaklarda gezerken asılan Amerikan bayrakları, Avrupa Birliği bayrakları oynanan oyunlar hakkında ciddi ipuçları veriyor. Bu kaosa rağmen halk yine bize yüzünü dönmüş. Bizi gezdiren mihmandar çocuk, Türkiye’nin kendilerine vereceği mesajları beklediklerini heyecanla anlatıyordu. Vakit darlığı ve rotanın başka yönde olması sebebiyle hem Prizren’deki bütün eserleri gezemiyoruz hem de 1. Murad dedemizin Priştine şehrindeki kabrini ziyarete edemiyoruz. Eksik bıraktığımız bu ziyaretleri hanemize bir borç olarak yazarak Şar Dağları ile çevrili Kosova’nın 1650 metre yükseklikteki Prevalla Köyü’ne doğru tırmanıyoruz. Yağmurlu bir gün, şoför araba çıkmayabilir dedikçe biz içimizden dua ederek çıkabilmeyi ümit ediyoruz. Aslında Prevalla bir kayak merkeziymiş ve yalnız Kosova’dan değil, Üsküp’ten bile ziyaretçileri oluyormuş. Tepeye varınca Kulla e Jetimit (Yetim Kalesi)’ne varıyoruz. Burası ormanın içinde gizlenmiş bir masal evi gibi. Burası savaşta yetim kalmış çocukların barınması, yemesi içmesi ve meslek edinmesi için yapılmış. Yapımında birçok hayırseverin payı olsa da asıl eser sahibi Arnavut Hacı Kemal olarak biliniyor. Birkaç katlı bu dağ kampı mekânının üst katları çocuklara ayrılmışken alt katları ise otel ve lokanta olarak ayrılmış. Bizi buradaki enfes lezzetlerle misafir ettiler. Yemek içmek kısmını anlatmaktan imtina etsem de Brownissa şerbetinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir Osmanlı şerbeti olan Brownissa için orada çalışan beyefendi İstanbul’da bile bizden daha güzel yapan bulamazsınız demişti ki döndüğümden beri deniyorum gerçekten onların lezzetini hala başka bir yerde bulamadım. Yetim Kalesi’nin bir diğer güzelliği de eşsiz havası. Adriyatik, Akdeniz ve Şar Dağları’nın hava akımında kaldığından 21 günde insanın kanını tazeleyen bir etkiye sahipmiş. Zaten kaldığınız birkaç saatte bile soluduğunuz havanın alışık olduğunuz havadan farklı olduğunu seziyorsunuz. Havası kadar insanının sıcaklığı da sizi sarıp sarmalıyor zaten. Yine kendilerine has tatlı bir Türkçe’yle Türkiye’den gelen misafirlerini ağırlama telaşındaki Arnavut amca, “Damarımı kesseniz Türk kanı akar. Ben Türkiye’ye aşığım. Nasıl ki aşığa Bağdat yakındır, bizlere de Türkiye yakındır, uzak değildir” diyor hüzünle ve şevkle.  Hiç ayrılmak istemesek de her güzel şeyin sonu gibi Prevalla’nın da maalesef sonuna gelip yine yollara düşüyoruz.

Üsküp’ten Kosova’ya kitabının etkisiyle çıktığım seyahat boyunca, içimde dönüp duran duygu, Safiye Erol’un “Ciğerdelen” romanını okurken hissettiğim acı oluyor. Romanda kaleme alınan Balkanlar her ne kadar çok daha eski zamanları temsil etse de o zaman da buralardaki yangınlar ciğerimizi deliyordu bugün de. Bu topraklara gitmek, o gönül birlikteliğine şahit olmak her ne kadar insanı memnun etse de yıkılan bir enkazın altında çaresiz kalan kardeşini kurtaramamak, acısına izleyici kalmak anındaki çaresiz hâl, iyi ki gittim ile keşke gitmeseydim duyguları arasında yalpalamanıza neden oluyor. Bosna’dan döndükten sonra bir süre kendime gelemeyişi, başka bir duygu evreninde yaşayış halini Makedonya ve Kosova’da da yaşıyorum ve dilimde rahmetli Abdurrahim Karakoç’un mısraları:

“Ellerin yurdunda çiçek açarken 
Bizim İl'e kar geliyor gardaşım. 
Bu hududu kimler çizmiş gönlüme? 
Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.

 

Esra GÜLTEKİN

 

YİNE YENİ YENİDEN “ÜSKÜP’TEN KOSOVA’YA”