TOPLUMA FARKLI BİR YAKLAŞIM

Bir hikâyeyi yaşayandan dinlemek farklıdır. Tek bir hikâyeyi farklı kişilerden dinlemek ise bambaşka… Bu ülkede ne yaşanırsa yaşansın, herkes kendi yaşadığı kısmını bilir. Bu nedenle farklıdır aynı dönemi anlatan hikâyeler. Ninelerimizden, dedelerimizden dinlediğimiz “Hey gidi günler…” anıları zaman zaman “Eski günler gitsin de gelmesin!” dedirtse de onlara, anlatmaktan vazgeçemezler yaşadıklarını. Biz de kendi anılarını anlatacak birini arayan hocalarımızı dinlemeye niyetlendik, hikâyeyi yaşayanından dinlemek üzere çıktık yola. Kalabalık İstanbul caddelerinde geçen yolculuğumuzun bu seferki durağı Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın eviydi.

1926 yılında Malatya’da doğan Orhan Türkdoğan’ın vaktinin ileri gelenlerinden olan ailesini dinleyerek başladık muhabbete.  Dedesi tarafından yaptırılan ve açılış-kapanış dönemlerinde kazanlarla yemek yapılıp dağıtılan Malatya’daki Hidayet Mektebi’nin bulunduğu yerde doğmuş Orhan Türkdoğan. Amcası o dönemin zor şartlarında İstanbul’dan gazete getirtip gelişmeleri takip eden ileri görüşlü bir kişiymiş. 40’lı yıllarda okulun ismi İsmet Paşa İlkokulu olarak değiştirilince, Ahmet Nihal Atsız ve Vasfi Mahir Kocatürk gibi döneminin önemli isimlerinden lise eğitimi alan ağabeyi buna karşı çıkmış ve tekrar Hidayet Mektebi olmasını sağlamış. İleri görüşlü bir ailede yetişen Orhan Türkdoğan da, lise eğitimini Arif Nihat Asya’nın müdürlüğünü yaptığı Malatya Lisesi’nde tamamlamış. Dönemin gelişmelerini de yakından takip eden Türkdoğan, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde devam ettirdiği eğitim hayatında sosyoloji alanında çalışmış.

Orhan Türkdoğan, Bilge Kağan’ın Çin’in tatlı sözlerine kanmamaları konusunda halkını uyardığı Orhun Anıtları’nın kendisini ne kadar etkilediğine değindi. Sosyolojiyi tercih etme sebebini de şu sözleriyle açıkladı: “Ben sosyoloji derslerine çok meraklıydım. Dil-Tarih’i tercih edişim bundandı. Birçok arkadaşım tıp fakültelerine girdiler, ‘Niye buna giriyorsun?’ dediler. Sümerolojiye devam ettim, Hitit diline devam ettim. Paramız da pek yoktu. Günümüzü bir simitle geçirir, Kızılay’dan giyinir kuşanırdık. Evlendiğimde ceketlerimde Kızılay damgası vardı, hanımım ‘Bu ne?’ derdi. Fakat hevesim çok yüksekti.”

Sohbetimizin diğer kısmında, Orhan Bey bize “tarihçi ve tarihselci” olarak tanımladığı iki farklı tarih yaklaşımından bahsetti. Hocaya göre tarihselci görüş, tarihçi görüş gibi yalnızca olaylara odaklanmayıp, olayların etkilerini ve tarihsel süreçteki benzerlerini ele alıyor. Orhun Anıtları’nda yazan öğütleri, Selçuklulara, oradan Osmanlı’ya ve nihayetinde günümüz Türkiye’sine taşıdık, tarihselci görüşü kullanarak ve incelediği toplumun bugünlere gelme sürecini derinlemesine ele alan farklı bir sosyologla tanışma fırsatı bulduk.  Ayrıca, Orhan Hoca bize yaptığı bazı alan çalışmalarından ve rastladığı durumlardan bahsetti.

Muhabbetimizin sonunda Orhan Türkdoğan 56 yıl beraber yaşadığı, vaktiyle sınıf arkadaşlığı yaptıkları rahmetli eşi Şükran Hanım’ın hatıralarını paylaştı. Türkdoğan, eşinin doğduğu evin fotoğrafını ve odasında hala sakladığı eşyalarını gösterirken biz de bir kez daha rahmetle andık Şükran Hanım’ı.

Orhan Türkdoğan, hala Türkiye’de kat edecek çok yolu olan sosyoloji ilmini tercih ederek, eserleriyle bu alana katkıda bulunmaya gayret etmeye devam ediyor. Türkdoğan’a, ebru hocası Halide Dursun’un hazırladığı ebru tablosunu takdim edip yanından ayrılırken, ilmin yaşının olmadığını daha bu yolun başında olan gençler olarak bir kez daha idrak ettik.

Hazırlayan:

Elif DARICI (İhtisas 2)