Ömer Lütfi Mete (1950- 2009)

Yaram yârimdir

Yârim yaramdır

Azığım zehir

Bineğim gamdır

Yaram yârimdir

Yârim yaramdır

Yâri yarası olan ve yarasını yâr edinen… Kimdir bu deli yürek? Ve kimdir yahut nedir yara olan yâr?

Yâr: Bir Zümrüdü Anka… Ne sansan, O olmayan… Neye baksan görünmeyen… En sonunda aşığına Bir müjde verircesine: “Öldüm de uyandım” dedirten… Bir zümrüdü ankadır yar…

Ve yâri yarası olan adam… Ömer Lütfi Mete… Bir vakıf insan, bir derviş gönül… Yâr vaslına ermek için yaraya talip olan, onu saran, seven, yücelten… Er oğlu er, vesselam…

Yârdan ayrı düşüp, yaralara duçar oluşu bir şubat gününe rastlar Ömer Lütfi Mete’nin... Yıl 1950’dir. Destan zamanları gibi tez geçer vakit. İlkokul ve ortaokul Rize’de tamamlanır. Sonra bir müddet Kuran Kurslarına devam eder. Yâr dilini öğrenmeye ve bir yandan öğretmeye çalışır. Bu sırada liseyi de bitirir ve takvimlerden 1970 yılının sayfaları bir bir koparılırken yüksek tahsil için İstanbul’a gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, bu tahsilin ilk durağıdır. Basılı Yakıt kitabında anlattığı üzere, bu yıllar onun bir akrabası yanında terzi çıraklığı da yaparak, harçlığını çıkardığı yıllardır. Babaların evlatlarına “ceketimi satar, seni yine de okuturum” dediği yıllarda, o, farklı bir uygulama ile karşılaşmış, kendi ifadesiyle: “Ceket satıp okutturmak yerine, ceket dikmesini öğrettirip okutmak formülü ile karşı karşıya…” gelmiştir.

Fakat bu İktisat Fakültesindeki okuma devam etmez. Yüksek tahsilin ikinci durağı Atatürk Eğitim Enstitüsü’dür. 1972’de İktisat Fakültesinden ayrılıp buraya kaydolur ve bu kez de matbaada çıraklığa başlar. Bu çıraklıksa hayatı boyunca sürdüreceği mesleğinin ilk adımı olacaktır.

Enstitüyü bitirdikten sonra kısa bir müddet mezun olduğu lisede ve Rize Meslek Yüksek Okulu’nda Edebiyat öğretmenliği yapar. Bu zahiren kısa görünen vazife, onun hayatının tamamında sürmeye devam edecektir aslında. Kâh bir senaryo dersi verecektir, kâh bir başarı öyküsünün kahramanı olarak hayat dersi… Bazen bir vakıfta “Küreselleşme Oyunu”nu anlatacaktır genç üniversite öğrencilerine, bazen bir Divan Sohbeti’nde ahval-i âlemi anlatacak, tartışacak; her halükârda dinleyenlerinin ufuklarında yeni pencereler açacaktır.

Tüm hayatı boyunca yazacaktır Ömer Lütfi Mete. Güçlü kalemi pek çok alanda sayfalar dolduracaktır. Gazetelerde hem günceli ve ötesini hem de spora dair görüşlerini kaleme alacaktır. Romanları, senaryoları, kara mizah örneği kitapları, politikaya dair eserleri ve ille şiirleri ile gündemde olacaktır.

Usta kalemin yayın hayatına atılışı, kendi kalemiyle adeta bir mizah yazısı havasında anlatılır. İlk kitabı, “Eşekler Kitap Okumaz” adıyla, iki arkadaş kurdukları yayınevi tarafından basılır. Yayınevi kâğıt üzerinde görülmektedir aslında, mekân tuttukları yer ise ortak bir keresteci arkadaşlarıdır. Beş bin adet basılan kitap, bir türlü satılıp bitmez ve arkadaşlarının da keresteci dükkânından taşınmasıyla, kitaplar eve getirilmek zorunda kalır. Epey bir süre ev ahalisine eziyet veren kitaplar sebebiyle, nihayet bir gün maliye ile de başları derde girer. Kitapların haczedileceği ve bu suretle onlardan kurtulacağı zehabına kapılan fakat kitaplara değil de yeni aldıkları çamaşır makinesine ve televizyona el konulmasıyla şaşkına dönen Mete için; artık onlardan kurtulmanın tek yolu kalmıştır: Kış bastırınca bir tören eşliğinde hepsini yakmak! Evlerine gelip, durumu öğrenen bir arkadaşının tespiti ise müthiştir: “Sokağı dönünce anlamıştım bunu. Bacanız çok anlamlı bir biçimde tütüyordu!”

Bu ilk tecrübe ardından o “Anlamlı tüten baca”nın göklere ağdırdığı bir dua bereketiyle olsa gerek, kalemi hayatı boyunca durmadan yazacak ve yazdıkları sevilerek takip edilecektir. Senaryoları bunun en önemli göstergelerindendir.

Mesela Deli Yürek, yayınlandığı dönemde izlenme rekorları kırmış, pek çok kişiye etki etmiştir. Bir kahraman olarak Yusuf Miroğlu ön plana çıkmış ve fakat Kuşçu karakteri, pek çok kimsenin gönlünün derinliklerine kazınmıştır. Kendisi de zaten dizide asıl örnek alınacak şahsiyetin Kuşçu olduğunu söyler ve kendi çizdiği karakterine öykünüşünde dahi, derviş meşrep tarafı açığa çıkar. Keza Hayat Bağları dizisi de çok sevilmiş, Nurhayat karakteri, televizyonun unutulmazları arasına girmiştir. Ailesini derleyip toplayan, güçlü, gurulu ve şefkatli kadındır Nurhayat. Bizim ev dizisi yine sevilen çalışmalarından biri olmuştur. Her iki dizide de ısrarla vurgulanan “aile” kavramı, onun önemli meselelerinden biridir. O para kazanmak için değil, meselesini anlatmak için senaryo yazmıştır. Kurtlar Vadisi dahi bu meyandaki çalışmalarındandır. Belki tüm dizi, bir Ömer Baba karakterinin değeri anlaşılsın diye vardır. Bunun yanında sinema filmi senaryolarından Çizme, Gülün Bittiği Yer, T.H.E İmam gibi çalışmalardan da önemle söz edilmesi gerekir.

Ve ille şiirleri bahsi…

“Uçurumun kenarındayım Hızır/ Ulu dilber Kalesinin burcunda/Muhteşem belaya nazır…” diyerek başlayan Leyla Bahsi; “Bir dem yar hüzünle baksa/ Yiğidi gül ağlatır gam öldürür” diye son bulur.

Leyla ile başlanır yola… Dünya ile devam eder yol… Leyla seven, dünyayı güzelleştirmekten başka ne çare arar zira. Dünya Bahsi’nde, o güzelliği sunacak yiğit aranır ilkin: “Haramzade iş başına gelende/ Kötülük azar gider/Kara gün uzar gider/Yiğidin yolu gözlenir/ Dili gözlenir/ Eli gözlenir/ Yiğidin yolu gözlenir” mısralarıyla. Hatta bu dünya bahsine, şiirlerinden yol bulmuş başka kitapları bile eklenebilir. “Dünyayı kimler yönetiyor, Derin Millet Manifestosu, Derin Devlet, Derin PKK hep dünya bahsindendir ve yiğitçe söylenmiş sözlerdendir. Belki bir “ön sızı” olarak şöyle dillenmişlerdir: Başımdan geçenler önceden bir bir/ Aklımın köşesinden geçmiştir.”

Ve en nihayet Mevla Bahsi’ne gelir söz. Yara olan Yâre gelir. “Bir sefil bereket ki serde/ Her yanıma bir yar düşer de/ Issızım gene bu mahşerde/ Var dostlarına duyur beni” diyerek “imdat” istenir. Sonra anlaşılır ki “Aşk olsun diye var olduk/ Aşk olsun diye yar olduk”

Sonra bir gün gönül, yaraların sızısına dayanamaz olur… Bir an belki aşk olur ve kalp dayanamaz durur. Sonra hastaneler, müdahaleler, sevenlerin gözyaşları ve duaları… “Doktorlar bile yaşadığıma inanamıyor. Dualar olmasa hayata dönemezdim." Dedirtecek içtenlikte dualar…

Fakat tam umutların yeniden yeşerdiği anlarda çağrı kesinleşir: “Derin yar adım çağırır!”

Bu çağrı ardından, 18 Kasım günü, güz vaktinin itiyadınca bir yaprak daha düşer sahifelerden… Geride bir ses, ebediyete uzanır: “Koptu deli yüreğim/ koptu kıyamet..”