MEDENİYETİMİZ VE MUSİKİMİZ

2016 yılının ilk konferansında mûsîkîmizi bizlerle buluşturan isim Doç. Dr. Murat Sâlim Tokaç Bey oldu. Erol Güngör Kültür Merkezi Ömer Lütfi Mete Salonu’nda gerçekleştirilen program, sohbet ile mûsîkînin iç içe geçtiği bir program oldu. Doç. Dr. Tokaç, sözlerine şöyle başladı: “Öncelikle bir nükte ile başlamış olalım; bir adam damdan düşünce ‘Doktor çağırın, doktor bulun.’ diyenlere, ‘bana doktor değil, damdan düşen bulun, doktor benim halimden anlamaz.’ demiş. İkincisi, büyüklerimizin bir sözüdür; ‘yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.’ Allah, yaptığımız işlerin sorumluluğunu bilerek hareket etmeyi nasip etsin. Bir diğer mesele; cahil, cesur olur. Bu kadar hocamızın huzurunda söz etmek kolay değil. Onun için baştan cahilliğimizi mazur görün ki biz buradan mahcup olmadan gidebilelim. Bunun yanında bizi kabul buyurup misafir ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum.” Doç. Dr. Tokaç, bu sözlerinin ardından medeniyet ve mûsîkînin bağlantısını kurarak bizim kadim medeniyetimizle bugünkü halimizi musiki açısından ilişkilendirip bir mukayesede bulundu ve konuşmasını şöyle sürdürdü: “Çeşitli kaynaklardan notlar almıştım. Bunlardan mûsîkîye dair olanlarından biri şöyle diyor: ‘Mûsîkîden haz almayanlar tedaviye muhtaç fasidül mizaç kimselerdir.’ Müellifi İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri’dir. Demek ki nasıl bir süzgeçten vazgeçtiyse üstat, yani fasidül mizaç diyecek kadar bir tanım yapması ve mûsîkî ile bağlantı kurması, bize zaten mûsîkînin medeniyetimizin ortasında, merkezinde olduğunu ispat ediyor. Her toplumun yüzyıllar içinde eğildiği, dibe çöktüğü durumlar hasıl olmuştur ama ondan sonra tekrar bir yayın fırlaması gibi o sıkışmanın yeniden zirveye doğru kendisini fırlatacağı bir dönem ardından gelir. Tabi bunlar üç beş yıllık dönemler değildir. Ondan dolayı bizim hükmümüzle ‘bu işin zirvesi tarihte gerçekleşti, orda kaldı, o dönem kapanmıştır, bundan sonra bir şey olmaz’ diyecek olursak o zaman bugün her şeyi bırakıp oturup ağlamamız lazım gelir hatta ağlamayı da bırakalım bu şekilde bizim zaten yaşayan bir ölüden farkımız olmayacaktır.” Bu sözlerinin ardından hocamız, kendi yaşantısından bir örnekle açıklamalarına devam ederek medeniyetimiz içerisinde niçin mûsîkîmizde yüksek bir kalite yakalayamadığımızın gerekçelerini ortaya koydu: “Allah kibirden saklasın sadece bir örnekleme olarak söylüyorum; ben, gözü- mü dünyaya açtığımda ve daha öncesi de anne karnında olmak üzere mûsîkînin kulaklarımıza üflendiği bir aile ortamındaydım. Aynı zamanda hocam olan babam, Allah selamet versin, Allah razı olsun, ney sesiyle, teyp kasetleriyle o taş plaklardan bize yansıyan Cemil Beyler, Hafız Burhanlardan ne varsa bize dinletirdi, o his dünyası içinde okuma yazma bilmeden önce notaları okumaya başlayacak bir duruma gelmiştim. Beş veya altı yaşında okuma yazma bilmediğim dönemde notaları okuyabiliyor, altındaki yazıları okuyamıyordum. İlkokula başladığımda, ben çok iyi ud çalıyor ya da neyden ses çıkarıyordum, ortaokulda müzik dersine girdiğimde, hoca sen flüt çalamazsan bu dersten kalırsın, demişti. Sonra öğretmen değişti, ben sazımı her ders okula götürürdüm ve sadece derstekiler değil bütün ilgililer o sınıfa toplanırdı. Liseye geldiğimde ise müzik hocamız müzik derslerini bana emanet etmeye başlamıştı.” Kendi yaşantısından örnek verdikten sonra hocamız, mûsîkîmiz ve tarihimiz arasında bir bağlantı kurarak sohbetine şöyle devam etti. “Osmanlı, bizim mûsîkîmizde zirve noktasıdır, onun için hep Osmanlı deriz, halbuki 25 yüzyıllık bir medeniyet mahsulü olan bir alandan bahsediyoruz. Bu alanın Çin’den başlayıp Fas’a kadar giden sınırları içinde, 600 yıllık bir kısmı vardır ki İstanbul’da zirvesine gelmiştir ve artık orası bir mıknatıs gibi her yerden her bölgeden çekici bir unsur olmuştur. Yetiştirilen bütün şehzadelere baktığımız zaman edebiyattan mûsîkîye mimariden güzel sanatların her dalına kadar belki o alanın profesyoneli değil ancak bir sohbete oturduğu zaman mûsîkîyi bir mûsîkîşinasla konuşabilecek kadar o sohbetten geri düşmeyecek kadar bilgileri bulunmaktadır ve aralarında şairliğiyle, besteleriyle, hattatlığıyla ders verme konumuna gelmiş olan hem padişahları- mız hem şehzadelerimiz vardır. Demek ki mûsîkînin buradaki özelliği ruha direk hitap etmesidir.” Programımızın sonuna doğru, enfes bir tambur dinletisiyle bizleri yitik medeniyetimizin sokaklarında bir geziye çıkaran hocamız, sözlerine şu şekilde son verdi: “Mûsîkîmizin ahenk, uyum ve nezaketinden işte bugünkü malum halimize geldik. Bu bir kayıp, kayıp ama bu kaybı gideremeyecek durumda değiliz. Teşhisi doğru yapmazsak tedaviye gidemeyiz. Bu kaybımızın varlığını tespit ettikten itibaren bunu yeniden kazanca nasıl dönüştü- receğimizin metodu, tedavisi ortadadır. Bu metot, önce yaptığınız işe saygı göstereceksiniz önünde eğileceksiniz ve ‘bir bendeye kul olmak’ deyiminden yola çıkarak teslimiyet ruhu içerisinde gideceğiniz kapıyı iyi seçeceksiniz, ondan sonra kırk çiçekten bal alır gibi değil, teslimiyet ruhu ve bilinci içerisinde oradan alacağınızın son zerresine kadar ‘dün mektebe vardı bugün üstat olayım’ demeyecek şekilde, hocanın başka bir yeri işaret ederek sen artık şuradan da gidip çiçek alabilirsin demesine kadar, o sabrı, o teslimiyeti göstermek yolundan geçmektedir. Allah razı olsun birlikte olduk, muhabbet bulduk. Sürçü lisan ettiysek affola. Teşekkür ediyoruz hem vakfımıza hem üstatlarımıza, büyüklerimize...”