KOCAV Şiir Akşamları

“Benim annem yüz lisan bilir yüzü de güzel”

KOCAV Şiir Akşamları Programında gerçekleşen bu dönemin ilk konukları Yrd. Doç. Dr. Ümran Ay ve Merve Gören oldu. 28 Ocak 2017 Cumartesi günü gerçekleşen programda Yavuz Bülent Bakiler, Hüseyin Yurdabak, İbrahim Sadri, Ömer Lütfi Mete, Arif Nihat Asya, Ahmet Şükrü Esen, Bahtiyar Vahapzade ve Hamdullah Suphi gibi şairlerin “anne” konulu şiirleri okundu.

“Anne” diyerek başladı gecemiz şömine ateşinin başında. Hayatımızda, kültürümüzde aziz ve kutsal bir yeri olan anneliğin edebiyatımızdaki yerini anmak ve anneliği konuşmak üzere KOCAV çatısı altında toplandık. İnsanın ilk konuşmaya başladığında ağzından dökülen o “anne”nin ömürlerimizin sonuna kadar vatan gibi, ekmek gibi nasıl aziz ve kutsal kılındığını, hayatlarımıza nasıl anne eli değdiğini konudan dolayı olsa gerek yuva sıcaklığını alan meclisimizde konuşmaya başladık.

Anneliğin kültürümüzde ne kadar yüce bir yeri olsa da, annelik kavramı edebiyatımızda daha çok şairlerin omuzlarındaki el olarak varlığını göstermiştir. Anneliğin şiirlerde hak ettiğinden daha az işlenişini Yavuz Bülent Bakiler’in serzenişiyle andık ve “Analar” dedik:

Oturtacak yer bulamaz çıkıp yanına gidince
Yüreği destanlar gibi sımsıcak.

Ve alnım açıksa, başım dikse
Dirliğimiz varsa, mutluysam
Yüzüme gülüyorsa böyle bu şehir.
Bir beyaz zambak gibi pırıl pırılsa yavrum
Ve yavrumsa her şeyi bana sevdiren bir bir
Bu mutluluk bu düzen bu bitmeyen aydınlık
Anasının yüzü suyu hürmetinedir.

(Yavuz Bülent BAKİLER)

Şairleri şair yapan anneler vardır, öksüzlüğü tadan şairlerin kaleminde o eksikliğin izleri vardır, annesini kaybeden şairlerin yası vardır, anne özlemlerinin kokusu vardır o şiirlerde.

Kültürümüzde anneliğin de annesizliğin de yeri büyüktür. Dilimizdeyse annesizlik öksüzlüktür ki bizler öksüzün her nerede olduğunu duyarsak duyalım o öksüzün acısı bizim içimizde de uyanır. O öksüzün başına bir el dokunuverir, omuzlar düşüverir. Çünkü anneyle öğrenir insan hayatı; doğar ve annenin kucağında karşılaşır ilk gülümsemeyle, ilk dokunuş ve ilk şefkatle… İnsan daha doğmadan zaten başlamıştır annenin fedakârlıkları, karşılıksız sevgisi, ilgisi ve insanın yaşamla ilk bağı annesine bağlıdır. Anne işte böylesine hayatın temelindedir. Ve insanı tuğla tuğla inşa eden yine o annedir…

“Üzülme, kapanıyor diye gözlerim 
İşte gidiyorum vakit doldu 
İşte kapanıyor gözlerim kapının önünde 
Öğrettiğin gibi ellerimi kaldırıp gökyüzüne 
Ve eğip başımı önüme dua ediyorum 
Üzülme anne, vakit doldu 
İşte şimdi bir oğlun oldu 
Bir oğlun oldu anne 

Kan ter içinde gece 
Kan ter içinde her yanım”

(İbrahim SADRİ)

Bir annenin eli kalkmışsa semaya evladı için, anne evladı için hep en iyisini istemişse ve anne yemeden yedirmiş giymeden giydirmişse, evladının ateşlenmesi o annenin yüreğini alevlendirmişse; annenin sütüyse şifa, duasıysa deva ve yaptığıysa feda, o annenin kokusuna nasıl doyulsun ki ve nasıl olmasın cennet annelerin ayakları altında, evlatlarının eline batan diken annelerin gönüllerinde sızlarken… Ve “anam” diyen seste nasıl olmasın en kutsal sevgi.

Çağlar boyu kültürümüzde yaşayan anneliğin kutsallığını, geçmişten bir ayna olan Dede Korkut’ta da bizleri karşıladığını vurguladık sohbetimizde. Kahramanları iyileştiren anne sütünün şifasına ve her daim evlatları için yüce yaratana dua eden annelerin varlığına değinen hikâyeleri de anmadan edemedik ve “Benim annem yüz lisan bilir yüzü de güzeldir” dedik:

“Benim annem yüz lisan bilir
yüzü de güzel
Her bedende bir insan bilir
sözü de güzel
özü de güzel
Benim annem yüz lisan bilir
yüzü de güzel
Benim annem yüz mevsim açar
yüzü de bahar
Kan ağlasa da gülücük saçar
sözü de bahar, özü de bahar”

(Ömer Lütfi METE)

Bahsimiz anne olunca annesinin eksikliğiyle yoğrulmuş bir şair olan Arif Nihat Asya’nın buruk öyküsünü de andık. Arif Nihat Asya henüz yedi günlükken kaybetmiştir babasını ve dört yaşına girdiğinde annesi yeni bir evlilik yapmıştır. Annesinin yeni eşi İstanbul’dan Rakka’ya taşınmak ister fakat Asya’nın dedesi annesine, Asya’yı yanında götürmesi için izin vermez. Annesi yalvarır yakarır fakat dedenin şiddetle karşı çıkmasına dayanamaz ve boynu bükük bir şekilde Asya’yı geride bırakarak yola düşer. Annesinin gidişini ve yarım kalışını bu dörtlükte yaşatır Arif Nihat Asya:

Oradan yıkanırken bir ucum sağanakta

Buradan bir ucum toprağa kök salmakta

Boştur yürümek, uçmak için çırpınışım

Ben böylece kaldım bu yarım kundakta.

Asya’nın annesi geride bıraktığı evladı için o kadar üzülür ki ikinci çocuğunu emziremeden sütten kesilir ve günün şartları sebebiyle o çocuk da ölür. 43 yaşında ancak annesiyle görüşebilen Asya’nın hasreti yine de son bulmaz. Rakka’dan Edirne’ye göç eden annesi ve eşi orada soğuğa dayanamaz ve tekrar Beyrut’a yerleşir. Asya’nın eksik kalan yarısı hiç tamamlanmaz ve Arif Nihat Asya o eksikliği şöyle dile getirir:

“Hasret getirir gül diye nisan ve mayıs

 Biz hem yakınız anneciğim hem uzağız

 Aylar boyu yıllar boyu sen Kıbrıssız bir Türkiye

 Ben Türkiyesiz bir Kıbrıs.”

Yıllar boyu eksik kalan yarısını işte böyle dile getirir Asya ve annesizliği Türkiye’si olmayan Kıbrıs’a, evlatsızlığı da Kıbrıs’ı olmayan Türkiye’ye benzetir. Anneden de evlattan da vazgeçilemediği gibi vatanın tek bir karışından da vazgeçilemediğini, annenin de vatanın da kutsal oluşunu bizlere böyle hissettir.

Bir annenin gidişinin ardından hissedilen o pişmanlığı ve çaresizliği ile sorgulayışını ise “…Bu nasıl dünyadır? İnsanoğlunun Hayali göktedir kendi yerdedir…” dizelerinde buluruz.

“Ne hız ellerini üzdün dünyadan
Balanı tek koyup nereye gittin?
Nasıl yok oluyormuş bir anda insan
Sanki bu dünyada hiç yok imişsin… 

Ömrü başa vurdun altmış yaşında
Altmışın üstünde durup yaşında
Artık senin için durudgu zaman
Benim çün dolaşır
Gün olur akşam…
Vakit geçer sen benden uzaklaşırsın
Ben sana günbegün yakınlaşırım…”

(Bahtiyar VAHAPZADE)

Bir ananın yavrusu için duası değil midir kurak çölün ortasında zemzemi çıkartan? Milyarlarca Müslüman Safa tepesinden Merve Tepesine yavrusu için su arayan, çırpınan, yakaran bir annenin temsilini hala yaşatmakta ve o tepeler bugün bizim kutsal topraklarımız sayılmaktadır. Zemzem ise o çaresiz annenin duası ve Allah’ın karşılığıdır…

O ana ki kutsal; ANADOLU gibi, ANAVATAN gibi, ANADİL gibi. Bizim, uğrunda canlarımızı feda ettiğimiz topraklarımız anadır bizim için. Karşılık beklemeden verir bize bütün nimetlerini, çeker cefamızı, şekillendirir bizi. O Anadolu ki buram buram ana kokusu vardır her bucağında. Merhamet vardır. İlgi vardır, güzellik vardır. Bu vatan ki analar ne evlatlar kurban etmiştir uğruna… Vatan anadır. Ana, cennet ayakları altına serilendir bizim için.

Yrd. Doç. Dr. Ümran Ay’ın duasıyla Şiir Akşamımızı sonlandırdık.

“Yurduna, yuvasına, atasına, çoluğuna, çocuğuna, eşine, aşına, işine sahip çıkan, çocuklarına anne sevgisini, Allah sevgisini, peygamber sevgisini, vatan sevgisini öğreten bütün annelere selam olsun! Rahmete erenlerin ruhu şad olsun, yaşayanlara Allah hayırlı uzun ömürler versin inşallah. Allah yuvalarımızı anasız, bizi de vatansız bırakmasın.”

Hazırlayan

ESRA ÜNAL

GİRİŞ 2