KOCAV ŞİİR AKŞAMLARI

“Okuduğun vakit kalbini fark ettiğin şeye şiir diyorlar, yaşadığın vakit kendini terk ettiğin şeye aşk diyorlar.” KOCAV 2014-2015 dönemi Şiir Akşamları programının ocak ayı konuğu Serdar Tuncer oldu. Serdar Tuncer özellikle geçmişimizdeki önemli şahsiyetlerin şiirlerini okuyarak programı değişik havalara soktu. Şiiri çok seven kişiler de bu şiir ve muhabbet şölenine katılmanın zevkini tattılar. “Biz öze çırak olalım. Sözün ustası olsan ne olur, olmasan ne olur? En güzel cümleyi sen kursan ve senden sonra bir başkası kıyamete kadar aynı cümleyi, aynı kıvamda kuramayacak olsa senin eline ne geçer? Hiç! Güzel söylemek elbette güzeldir ama güzel yapmak, güzel söylemekten daha güzeldir. Dua edin ki biz güzel yapanlardan olalım.” “KOCAV’ı seviyorum. Niye sevdiğimi bilmiyorum ama seviyorum. Zaten sevmenin muteber olanı da bu derler. Nedensiz, nasılsız sevmek. Montaigne’e soruyorlar, ‘Falancayı niye bu kadar çok seversin?’ ‘Çünkü o, o; ben de benim. Başka sebebe gerek yok.’ diyor. Eğer Montaigne, Doğu’yu bilen bir adam olsaydı, cümleyi bu kadar uzatmayacaktı. ‘Çünkü o, o.’ Bitti. ‘Ben, benim’ demeye gerek yok. Biz ‘sen’ dedikçe var olmuş bir medeniyetin uşaklarıyız. Onlar ‘ben’ dedikçe varlığını devam ettirmeye çalışan bir uygarlığın çocukları.” “Her ne kim sana sanursun, san ânı kardaşuna Fi’l-hakîka sözümü gûş et, Müselmânlık budur” “Kendine neyi istiyorsan, kardeşine de onu iste. Müslümanlık budur. Asr-ı Saadet, Mescid-i Nebevi’deyiz. Fakir bir sahabe elini açmış diyor ki: ‘Ya Rabbi, Abdurrahman bin Avf ’a (r.a.) daha çok mal mülk ver…’ Bir başkası görüyor ve diyor ki: ‘Abdurrahman’ın zaten çok var, ona niye istiyorsun? Kendine istesene!’ Cevap şu: ‘Allah ona verirse o dağıtıyor, fakire fukaraya yardım ediyor. Verdiği kişinin de Allah’la hukukunu zedelemiyor. Bana verirse benim ne olacağım belli olmaz. Abdurrahman’a versin.’ İşte Müslümanlık bu.” “Bir sözün bizim dilimizde söylenmemesi onu anlamamamıza mani değil, sözün dilimizde söylenmesinin anlamamız için kâfi gelmediği gibi.” “Kelimelerin altını biz Müslüman gibi, Türk gibi doldurabildiğimiz zaman; bizim gibi yaşayabiliriz. Bu da kelimeleri keşfetmekten geçiyor. Hepimizin bir defteri olsa, biri ona ‘hemhâl’ yazıp ‘empati’nin üzerine çarpı atsa; diğeri ‘emanet’ yazıp onun altını doldursa…”