KOCAV SEMİNERLERİ 2017-2018 GÜZ DÖNEMİ BAŞLADI!..

KOCAV Seminerlerinin 2017-2018 Güz Dönemi 7 Ekim 2017 Cumartesi günü KOCAV Erol Güngör Kültür Merkezi Ömer Lütfi Mete Salonunda yapılan ikram ve açılış dersi ile başladı.

Programa İstanbul'da farklı üniversitelerde öğrenim görmekte olan 300 yakın öğrencinin yanında vakıf mensupları da iştirak etti.

Programın açılış konuşmasını KOCAV Eğitimden Sorumlu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Delican yaptı.

Delican konuşmasında; “KOCAV yeni faaliyet dönemine bugün başladı. Her yıl bu başlangıcı bir açılış dersiyle taçlandırıyoruz. Bu bizim konuya vermiş olduğumuz ehemmiyetten kaynaklanıyor."dedi. Delican konuşmasına  "Toplumlarda görülen fonksiyonların en önemlisi eğitim fonksiyonlarıdır. Çünkü eğitim fonksiyonları bir neslin yeni nesilleri yetiştirmesi ve geçmiş kültürün yeni kuşaklara aktarılmasıyla alakalıdır. Dolayısıyla biz aslında eğitimde iki fonksiyonu yerine getiriyoruz. Birincisi, yeni nesillerin sosyalleşerek toplumsal fonksiyonlarını en güzel şekilde yerine getirmesi, diğeri ise onlara kendi mesleklerini kazandırarak hayatlarını idame etmelerine destek olmak. Dolayısıyla eğitimin, bir taraftan sosyalleştirmek bir taraftan da meslek edindirme gibi iki fonksiyonu var. Bu açıdan eğitim, bütün toplumlarda temel kurumlardan birisi olarak kabul edilmiş ve buna göre de yapılandırılmaya çalışılmıştır. Türkiye’nin de gündeminde sürekli olarak eğitim konusunun var olduğunu görüyoruz. Üniversiteye giriş problemi, TEOG problemi, ortaöğretimde, ilköğretimde sürekli değişen müfredattan şikâyetler vb. Tabi bunların hepsi bizim sosyal sorunlarımız. Bu sosyal sorunların üstesinden gelmek de bizlerin, okumuş, eğitilmiş, üniversite bitirmiş, aydın olarak topluma hizmette sorumlu olan insanların vazifeleridir.

Bizler değişen bir toplumsal yapı içerisindeyiz. Dijital çağa girdiğimize göre dijital toplumlardan ve dijital kuşaklardan bahsetmek mecburiyetindeyiz ve bu çağı; iyi algılamak, iyi anlamak, iyi idrak etmek ve problemleri de bunlardan hareketle çözmek mecburiyetindeyiz.

Müsaadenizle dikkatinizi bir başka noktaya çekmek istiyorum. Burada bizim önümüze çıkan en önemli husus bilgidir. Bilgi üretimdir. Bilgi üretimi meselesinde de bilginin manipülasyonu ve doğru kullanımı meselesi ön plana çıkıyor. Dolayısıyla yeni nesillerin en önemli ve hassas olmaları gereken hususlar; bilgiye erişim, bilgiyi denetleme, bilgiyi kontrol altında tutma ya da kendilerine ulaşan bilgiyi kontrol edilebilme, onları test edebilme gücüne ve kudretine sahip olmasıdır. Şimdi bu gelen bilgilerin ya da sahip olmuş olduğumuz, bize ulaşan bilgilerin acaba testi ya da kontrolü nasıl gerçekleştirilecektir. Bunun bugün bildiğimiz yöntemi, sadece bilimsel yöntem ve tekniklerdir. Daha doğrusu bilimsel bir zihniyete sahip olmaktır. Esasında Türkiye’de yapılması gereken şey bir zihniyet devrimi ya da dönüşümü gerçekleştirmek ve insanların gerçekten bilimsel bir zihniyetde konulara, meselelere yaklaşmasını gerçekleştirmektir. Peki bunu nasıl yapacağız? Bir zihniyet dediğimize göre koskoca bir dönüşümü de beraberinde gerektiriyor. O yüzden çokça vurguladığımız gibi ilmi bir zihniyete sahip olmak, ilmi yöntem, teknik ve düşünce tarzını hakim kılmak bu vakfın esas misyonudur. Bu misyonu biz, rahmetli Erol Güngör hocayla birlikte başlatmış ve devam ettirmiş bulunuyoruz. Bütün bunları yaparken de biz milletimizi ve inancımızı tanımak, bunu iyi anlamak idrak etmek mecburiyetindeyiz ve ancak bu şekilde olursa hem ülkelerimizi hem İslam dünyasını hem de dünyayı doğru algılamak ve doğru hükümlere varma imkânına sahip olabiliriz.

Sağlıklı Bir Düşünceye Sahip Olmalıyız

‘’Dünyanın problem yumağı içerisinde olduğunu biliyoruz ve bu yumaktan kurtulmanın da yolu sağlıklı bir düşünceye sahip olmak ve tutarlı bilgilere sahip olmaktan geçiyor. Bu da yeni kuşakların yani sizlerin birer sorumluluğu olarak karşımıza çıkıyor. Biz 22 yıl boyunca bu çalışmalara hizmet etmiş. Bundan sonraki ömrümüz yettikçe hizmet edeceğiz tabi ama sizler de tez yetişip, tez bu işlere el atın ki, bu çalışmaları daha ileriye taşımak mümkün olsun. Amacımızı bu şekilde belirttikten sonra bizim yapmış olduğumuz eğitim faaliyetlerinde bütün bu söylediğimiz amaçları gerçekleştirmek üzere seminer derslerimizi organize etmiş vaziyetteyiz, burada da seminer derslerimizi üçe ayırıyoruz.

Yılmak Yok, Yola Devam

Kişisel gelişim, sanata yönelik ve bir de bilimsel bilginin aktarılmış olduğu seminer dersleri. Biz bu çeşitlilikle her insanın kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak olan donanıma sahip olmasını arzu ediyoruz. Bunu yaparken de kademeli eğitim yapısı oluşturmuş oluyoruz. Giriş, gelişme ve ihtisas sınıfları diye üç ayrı sınıflara ayırdık. Girişi de kendi içinde Giriş 1 ve Giriş 2, Gelişme 1 ve Gelişme 2, İhtisası da İhtisas 1 ve İhtisas 2 olarak ayırdık. Bunları hepsinin niteliği, içeriği farklı ve beklenenler de farklı. Fakat şunu söyleyeyim rahatlıkla bu anlamda sıfırdan başlamış herhangi bir arkadaşımız bu üç yıllık program sonunda kendisini; bu eğitimleri almayan diğer insanlardan çok farklı şekilde olduğunu hisseder.  Daha doğrusu çevresi ona söyler “Sende bir farklılık var ne oldu?” diye çünkü bunlar hakikaten üniversitelerde herkesin kolay kolay ulaşıp elde edeceği türden bilgiler değildir. Burayı bir nevi butik üniversite gibi düşünün. Her insanın ihtiyacına göre terzi gibi adeta elbise dikiyor. Dolayısıyla ihtisasta her öğrenci arkadaşımızın kendi seçtiği konu ve hocayla birlikte güzel bir akademik çalışma yapmasını arzu ediyoruz. Bütün bunlar, yeni nesillerimizin daha iyi yetişmesi, daha başarılı olabilmesi için. Nihayetinde sizlerin başarısı bizlerin başarısı. Yeni nesiller bizim gelecekteki güvencemiz oluyor ve bütün milletinde güvencesi ve insanlığında güvencesi. Dünyadaki bunalımların üstesinden gelebilecek olan nesiller ancak İslam dünyasından çıkması mümkün olacaktır. Madem dünya 400 yılda kuruldu bizde bu günlerde gayret etmeliyiz. Demek ki en azından üç, dört kuşak daha çok sıkı çalışılması gerekiyor. O yüzden yılmak yok yola devam. Bunları korkutmak için söylemiyorum ama yapılması gereken işler olduğu için söylüyorum. Yapılacak çok iş var.’’

Prof. Mustafa Delican’ın ardından kürsüye sanat tarihçisi Prof. Dr. Selçuk Mülayim gelerek güz döneminin ilk seminer dersini verdi.

Aklımızı, Ruhumuzu Masaya Yatıralım

‘’Kötümserlik, karamsarlık, melankoli, içe kapanmışlık ve suskunluk. Bunlar sonuç olarak insanı doğru bir yere götürmüyor. Karamsar olmadığınızı bilmek istiyorum. Çünkü benim kuşağım kötümserdi. Bizim peşimizi bırakmadı ya da öyle bir ortamda yaşadık. Büyüklerimiz söze başlarken sık sık “maalesef” kelimesini kullanmaktaydılar.  Babam cümleye “maalesef” diye başlardı, dedem “ma teessüf” derdi ne değişiyor ki? Benim isyanım o günlerde başladı. Bugün de” ne yazık ki” diyenlere rastlıyorum. Kötümserlik 19. Yüzyılın başından beri yükselerek, artarak toplumsal bir illet halini aldı.

Bir yazar bu yüzyılın başında şunları söylüyor: “Bir daire-i faside içinde dönüp duruyoruz. Bu tablo bir çöküntü ve yıkım belirtisidir. Herkesi depresyonda olduğu bir toplumda adım atamazsınız. Aklı eren birileri bana hep bir geçiş dönemi yaşıyoruz derdi ama bunu ben yarım yüzyıldır dinliyorum. Hep bir geçiş döneminden bahsediliyor, hep aynı şey tekrarlanıyor “Geçiş Devri” gördüm ki her devir bir geçiş devridir. Özellikle Batı Asya’da ki bir yarımada da yaşıyorsak bu hep böyle olacak. Hayatın normal akışı bu. O halde içinden çıkılmaz bir anafor gibi kara deliğe çekmeden aklımızı, ruhumuzu masaya yatıralım.’’

Sorunun Büyüğü Şehirlerde

‘’Her bireyi bir sosyopata dönüştüren bu marazı fark etmek durumundayız. Öncelikle sıkıntıyı bilelim. Panik ataklarla bir yere gidemeyiz. Önce rahatlayalım ve sakin olalım. Sorunu öfke ile hiçbir şekilde çözemeyiz. Sorunun büyüğü şehirlerde yaşanıyor. Kitlesel iç göç durmuyor. Hem gökdelenler yükseliyor hem de varoşlar genişliyor. Buna bakarak şehirleşme kötüdür yahut teknoloji berbat bir şeydir diyemeyiz. Şehir insanı özgür kılar aynı zamanda her şeyi gizleyen bir ortamdır. Bugün ki şehir daha çok trafik ve araçlar için yapılmış gibi gözüküyor. Öyle ki; şehirleşmenin tarihini otomobilden önce, otomobilden sonra diye ikiye ayırmak mümkündür. Muazzez İlmiye Çığ kızacak ama ben böyle ayırıyorum.

Şehirli elit toprak yüzü görmeden giderek gökyüzünde yaşamaya zorlanıyor. Yeryüzüne ayak bastığımız anda tüketim ve eğlence başlıyor. Parlak ışıkları seviyoruz. Kalabalığı seviyoruz. Yeni sesleri algılamaya başlıyoruz. En sık duyduğumuz ama kanıksadığımız ses ambulansın siren sesi. Gece sabaha kadar bu ses hiç bitmiyor. Şehir bir başka yöntemiyle dinsizim, inançsızım demenin ayıp olmadığı bir ortamdır. Böyle bir ortamda insanın kendisiyle, evren arasındaki uyum derin bir duygu halinde odaklaşamadığından inanç düzeni de zedelenmektedir. Çünkü fiziki çevre, fizik ötesini hasara uğratmaktadır. Şehirden yükselen uğultuya dayanılamıyor. Kimileri bir faciaya doğru sürüklenirken diğer bazıları antideprasanlarla mutlu fakat kaygısız bireylere dönüşüyor.

Yakın ve uzak çevremizdeki insanlar farklı şeylere inanıyorlar. Bazen de aynı şeylere farklı anlamlar yüklüyorlar. İnek, bizim için et ve süt demektir. Bu hayvana Hindistan da bambaşka bir anlam yüklenir. Aynı şekilde tavşan ve domuza karşı da tepkilerimizde hep değişir. Varlıklar karşısındaki davranışlarımız doğadaki anlamlarıyla değil, algılarımızla bağlantılıdır. Kimimiz Darwin’siz biyoloji isteriz, kimimiz Ferud’suz psikoloji. Dışladıklarımızı, reddettiklerimizi ama fazlasıyla kendimizi gözden geçirmek durumundayız. Çoğu kez tekrarlandığını duymuşuzdur. “Biz bu halle mi düşecektik?” Bu çok söylenir. Elem, yas, Bedbinlik ve yeis hali bizi olumsuz ruh haline sürükler. Bunu olumsuz düşünce izler. Negatif düşünce hemen negatif davranışa dönüşür. Çevreden soyutlanmaya başlarsınız. Kolunuzdaki saatten, kullandığınız gözlük, kaleme kadar her şey bir teknolojik buluş olarak, bizim dışımızda oluşmuştur.

Çok katlı mimari ve kitlesel iç göçü de durduramıyoruz. Gelenekle modanın karşı karşıya geldiği yerde her iki alanda da ayıklama yapmak durumundayız. Sadece geleneğe sarılmak yahut körü körüne modayı izlemek bizi kurtaramaz. O çok özlediğimiz günler bir başka deyişle uygarlık karabilmiş olmak iki ön şarta bağlıdır. Kurumlarda süreklilik ve hayatın detaylandırılmış olması.’’

Okumak ve Yazmak Kurtuluşun Adımıdır

Kurumlarda süreklilik kesilmeyecek, kesinti, kırılma olmayacak ve hayat detaylandırılmış olacak, budanmış olmayacak. Bunlardan ikinci madde bizi yakından ilgilendiriyor. Aydın kişi öncelikle ana dilini doğru konuşmak ve yazmak zorundadır. Aydının başka tarifi de yoktur. Dilini doğru konuşan ve doğru yazandır. Bir öğrencim sınav kâğıdına anlatıyor bir gün diyor 1 yapmış gün yazmış, “1 gün” evet aynı ses ama o öyle yazılmaz. Sonraki hafta başka biri geldi. Derdi var anlatıyor. ”Hocam” dedi. “Geçen haftada ifadasyonda bulunmuştum. Hiç bozmadım devam ediyor. İfadasyon diye bir şey var arkadaşlar. Arapça İngilizce iyice olmuş yani. Onun için ikinci madde önemli. “Dil” aklımıza gelen diğer şeyler bu ön şartın arkasından gelir. Okumak ve yazmak kurtuluşun ilk adımlarından biridir. O halde her ne yapıyorsanız alanınızda en iyi olmak zorundasınız. Mükemmellik bile yetmeyebilir. O günlere doğru gidiyoruz.

Son birkaç ay içerisinde üç meslektaşımı kaybettim. Karamsar olmak için başka nedenlerimde var. Ben kader böyleymiş diyenlerden değilim." diyen Prof. Dr. Selçuk Mülayim; ‘’yaşama sevincimizi körüklemek, öğleye kadar uyuyanlardan uzak durmak zorundayız. Tarih bize pek çok şeyi anlatır. Atlar, kılıçlar, bayraklar, haykırışlar, toz, duman tamam yedi cilt, beş cilt tarih ama yarının tarihi bir tek şeyi anlatacak; kazananlar ve kaybedenler. Buna hazırlıklı olalım. Bu nedenle en mükemmeli elde etme yolunda size başarılar, bahtiyarlıklar diliyorum. Yüzünüz gülsün, hiç değilse tebessüm edin" diyerek konuşmasını tamamladı.

Program; seminerlere katılmak isteyen öğrencilerin Ömer Lütfi Mete, Kemal Çapraz ve Durmuş Hocaoğlu salonlarında yapılan oryantasyon eğitimleriyle tamamlandı.

KOCAV SEMİNERLERİ 2017-2018 GÜZ DÖNEMİ