KAYBOLAN AHLAKIN PEŞİNDE: KAYBOLAN AHLAKIN DAYANDIĞI HİKMET NEYDİ?

“Kaybolan Ahlakın Peşinde” üst başlıklı konferans/panel/açık oturum dizisinde ‘Kaybolan Ahlakın Dayandığı Hikmet Neydi?’ başlığı ile Sakarya Üniversitesi emekli Öğretim Üyesi Dr. Sait Başer'i ağırladık.

Dr. Sait Başer, Türk kültür tarihine kuşbakışı ile bakmayı başardığımız vakit karşımızda birtakım ideolojileri değil, ideolojilerin sunduğu çerçevelerin üstünde üç büyük dönemi göreceğimizi belirterek, bu dönemlerden ve özelliklerinden bahsetti. Buna göre birinci dönem klasik Türk kültürünün ana karakterini ona kazandırmış olan bir anlayışın dönemi olan 16. asra kadar uzanan bir dönem, ikinci dönem 16. asırdan Tanzimat’a kadar ve üçüncü dönem de Tazminat’tan günümüze kadar olmak üzere üç farklı zihniyet dönemini göstermektedir. Dr. Sait Başer, İslam öncesi ve sonrası ayrımını ontolojik olarak Orhun kitabelerindeki ontoloji ile Kutadgu Bilig ve Divan-ı Lügat’it-Türk gibi eserlerdeki ontolojinin izini sürerek ortadan kaldırdığını açıkladı.

Dr. Başer, İslam öncesi denilen dönemin en sağlam kaynağı olan Orhun kitabelerindeki ontolojiyi, “Tanrı” kelimesinin etimolojik bakımdan analizini ve semantiğini yaparak ortaya koymaya çalıştı. Anlatımına göre; “Tanrı kelimesi, “tan” yani doğmak ve ona ek olarak “-rı/-ri” ekini, yani süreç belirten bir eki alarak oluşmaktadır. Tanrı; doğuşu kesilmeyen, durmadan doğuş halinde olan demektir. İlah veya mabut gibi diğer dillerden aktardığımız tercümelerle birebir uymayan bir kavramdır ve “Tanrılar” diye çoğul bir kullanım eski kaynaklarda söz konusu değildir. Bu modern dönemin kullanımıdır. Sonuç olarak Türklerde tek tanrı fikri çok nettir.”

Tanrı kelimesindeki “durmadan doğan” manasına eğilerek “Nereye doğuyor ve kim doğuyor?” sorusunu soran Sait Başer, doğuşun varlığa olduğunu söyledi. Varlığın ne demek olduğunu irdeleyerek ontolojinin Türkçe karşılığının varlık olduğunun altını çizdi ve varlığı Tanrı’nın doğduğu sahne, yani durmadan doğanın doğduğu sahne olarak açıkladı.

Hoşça Bak Zâtına...

Dr. Sait Başer'in açıklamalarına göre; başlangıçtan 16. asra kadar, tanrının varlıkla sınırlı olduğu gibi bir hataya düşmeyen, varlığı tanrıdan ayrı ve gayrı görmeyen bir ontoloji, bir dil var. Bu ontoloji İslamiyet’te İmam Maturidi’nin temel prensibi olan Cenab-ı Hakk’ın zatının ve sıfatlarının ayrı gayrı görülmemesi gerektiğini söylemesi ile törenin anlayışının bir özetidir. Dr. Başer, ontolojiden ahlak konusuna gelerek varlıkla tanrıyı ayrı gayrı görmeyince Şeyh Galip'in “Hoşça bak zatına...” demesi gibi bir Türk kültürü omurgasının öteden beri var olduğundan söz etti. İkinci ontoloji anlayışına, yani tanrı ile varlığı ayrı gayrı görmeyen anlayıştan, varlığı tanrının yoktan var ettiği düşüncesinin hâkim olduğu bir anlayışa böylece geçtik. Dr. Sait Başer, üçüncü ontolojinin ise Tanzimat’la belirginleştirilebileceğini söyledi; bu ontoloji, Mustafa Reşit Paşa’ya bağlanabilir, pozitivist ontolojidir. Sait Başer'in anlatımından yola çıkarak pozitivist ontoloji, -mış gibi görünmeyi meşrulaştıran, ahlaki sorumluluk yüklemeyen bir ontolojidir.

Vahdet-i vücuttaki anlayışın Allah’ı eşyaya indirgemek değil eşyadaki hayatiyeti ve sırrı Hakk’a bağlamak olduğunu ve bizim kültürümüzün maddeyi ve manayı iki ayrı değer olarak düşünmeyen, aklı ve gönlü iki ayrı değer olarak değil aynı şeyin iki ayrı yüzü olarak değerlendiren bir kültür olduğunu söyleyen Başer, kültürümüzün birleştirici, terkip edici özelliğinden bahsetti ve konuşmasını soru-cevap faslıyla tamamladı.