HACI ARİF BEY KONAĞI'NDA ''KÜLLÜK SOHBETİ''

“Sanmayın âvâre bülbüller gibi güllükteyiz,

Biz yanık bir kor gibi akşam sabah küllükteyiz.”

(Sıtkı AKOZAN)

Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Harbiye Nezareti’nin İstanbul Üniversitesi yapılmasıyla Beyazıt, tam mânâsıyla ilim yuvası halini almıştı. Hâl böyle olunca öğrencilerin dolup taş- tığı, mütefekkirlerin uğrak yeri olan Beyazıt’ta, tasalanan beyinler, en has ilmî mahsülleri vermişlerdir. O zamanlarda Beyazıt Camii’nin türbe girişindeki köşede tüm sıcaklığıyla Küllük Kahvesi adında bir mekân varmış. Burası dönemin en önemli mütefekkirlerinin ve edebiyatçılarının uğrak yeri, öğrencilerin de hocalardan feyz alabildiği, çay ve simit eşliğinde karınların doyurulup hoş sohbetlerin yapıldığı yer imiş. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Cemil Meriç’e, Hüseyin Nihal Atsız’dan Necip Fazıl Kısakürek’e, sohbetlerin ve fikri tartışmaların demine varılırmış burada. Biz de bu hafta madden Hacı Arif Bey Konağı’nda şöminenin karşısında, mânen Küllük Kahvesi’nde sobaya nazır tahta taburelerdeydik. Necip Fazıl’ın, Cemil Meriç’in, Erol Güngör’ün “dizinin dibinde yetişen” hocalarımızın dizlerinin dibinde, “Divân Sohbetleri”nin amacına tam uygun üç saatini geçirdik. Ziyaretleri ve hoş sohbetleriyle bizleri bahtiyar eden hocalarımız, Prof. Dr. Hayati Durmaz, Dursun Selim Güleryüz, İsmail Güneş ve Coş- kun Çokyiğit beyefendiler idi. “Divan Sohbetleri”nde bu haftanın post sahibi olan Hayati Durmaz hocamız, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ortopedi profesörüdür ve aynı zamanda ortopedi alanında Türkiye’nin en donanımlı hekimleri arasında gösterilmektedir. Hoca, sohbeti bilim tarihiyle açtı. Muhyiddin İbn Arabi, İbn-i Sina ve Hallacı-ı Mansûr’un bilimsel ve fikirsel görüşlerinden bahsederek, bilime yaklaşımlarında Kur’an-ı Kerim’in de etkisiyle tümevarım ve tümdengelim bakış açılarını irdeledi. Keyifli, öğretici ve karşılıklı geçen konuşmanın ardından hoca, sözü İsmail Güneş beyefendiye devretti. İsmail Güneş, Gülün Bittiği Yer, Sözün Bittiği Yer ve Ateşin Düştüğü Yer üçlemesinin, The İmam ve daha birçok önemli filmin yönetmenidir. Kendileri sanatsal kaygılar taşıyan müstesna yönetmenlerimizden olup, bu nedenledir ki –piyasa filmleri yapmadığı için- hak ettiği konumda değildir. İsmail Güneş, Türk sinemasıyla ilgili çok önemli sorunlara değindi. Örnek verecek olursak, Türk filmlerinde, camiye giden birinin, caminin ortasında tek başına ellerini açıp yukarı bakarak dua etmesi, Hristiyan sinemasındaki kilise sahnesinin karşısına oturtulmaya çalışıldı- ğından ve bunun da taklit yoluyla yapıldığından bahsetti. Zira İslam’da dua etmek için ne camiye gitmeye gerek vardır, ne de yukarıya bakmaya. Çünkü Allah yukarıda değil her yerdedir. Bu noktayı Ayasofya ve Süleymaniye karşılaştırmasıyla da ilintilendirerek şu söz üzerinden açıkladı; “Ayasofya korkutucu tanrının mabedi, Süleymaniye ise rahman ve rahim olan tanrının mabedidir.” Kültürel ve inançsal bakış açıları- nın sanata doğrudan yansıdığını ve geçmişte bu özgünlükte eserler verilirken şimdi sanattaki taklidin, zarafet yoksunluğu ve kısırlığın, piyasa eserleri (!) kaygısına düşülüp sanatsal kaygıların

geri planda bırakılmasından yakındı. İsmail Güneş’ten sözü, sinema eleştirmeni

olan Coşkun Çokyiğit beyefendi nükteli bir şekilde devraldılar ve eski radyocu ve şu an Radyo Televizyon Yayıncıları Meslek Birliği Başkanı olan Duygun Selim Güleryüz beyefendiyle birlikte, öğrencilik yıllarını, Necip Fazıl’ı, Küllük sohbetlerini, Çınaraltı ve Marmara Kahvesi sohbetleri ve anılarını bizlerle paylaştılar. Bizler için unutulmayacak bir sohbet olmuştu. Şöminenin karşısında, böyle şanslı bir nesli dinlerken simit eşliğinde çaylarımızı yudumluyorduk, Küllük’teki gibi…

Hazırlayan

Tolga BOZKURT

(İhtisas 2)