"GURBETNÂME"YE DAİR

 

Ümran AY

 

Bugün gençlerin, çocukların eğitim yöntemlerinden bahseden eğitimcilerin kullandıkları tabirlerden biridir “rol-model” tabiri. Genç/yetişkin hayatında kimi, kimleri örnek almak isterse onu kendine rol-model seçer, onun gibi düşünür, giyinir, konuşur; kısacası onun gibi yaşar. Bugün rol-model terimi sadece başarı ve tanınmışlığa odaklanmış bir kavram gibi algılanmaktadır. Halbuki rol-model olarak seçilen kişilerin mesleğinden-şöhretinden-zenginliğinden çok önce ilgi duyulması gereken yönleri arasında dürüstlüğü, güzel ahlakı, çalışma azmi gibi özellikleri gelmelidir. Rol-model seçilen kişinin bütün yönleriyle örnek alınması bugün –geçmişe nisbetle-anlamı ve sınırları daralmış olan bu tabire eski sahip olduğu itibarı kazandıracaktır. Eskiler böyle kimselere “abidevî şahsiyet” derlerdi. Bütün bildiklerini hal diliyle öğrettikleri, “hal dili”ni kullandıkları için de hal ehli olurlardı, yani onlar sadece beden gözü değil “gönül gözü” de açık kimselerdi. Ne güzel bir dildir “hal dili”... Onun kitabı, alfabesi, okulu yoktur; lakin tesiri bütün dillerden daha kuvvetlidir, hal diliyle öğrettiklerimizin / öğrendiklerimizin unutulmasına imkan da yoktur.

Masamda bir kitap...

Bir gün öğrencim Saadet -İstanbul derslerimizde Ünver-Derman ikilisine olan ortak muhabbetimizden olsa gerek- masama bir kitap bıraktı: Gurbetnâme... İki cihetten bu kitabı masamda gördüğüme çok sevinmiştim. Hem Saadet’in İstanbul kültür hayatı ve muhitine olan ilgisinin dersten sonra da devam etmesi hoşuma gitmişti hem de sevdiğim bu iki güzel insanın mektuplaşmaları yoluyla bizzatihi dünyalarını okumuş olacağım için mutlu olmuştum.

Gurbetnâme genç bir eczacılık talebesinin rol-model aldığı hocasıyla yaklaşık bir yıl boyunca birbirlerine gönderdikleri mektupların toplandığı bir eser. Süheyl Hocanın hal diliyle, gönül diliyle yazdığı bu mektupların genç talebesi Uğur’un hayatında çok mühim bir yeri vardı. O da ileride en az hocası kadar aralıksız çalışmayı, devamlı öğrenmeyi hayat düsturu edinecek, hocasından öğrendiği her şeyi kendi hayatına tatbik etmek için uğraşacaktı.

“Gurbetnâme” iki kapak arasına nasıl girmişti?

Derman hoca, esere yazdığı önsözde kısaca bu hususa değiniyor. Süheyl Hoca ve ailesi, 1958 yılında oğulları Aydın’ın tahsili için birlikte Amerika’ya giderler. Süheyl Hoca yaklaşık bir yıl Amerika’da bulunur. O sırada Uğur Hoca da İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde tahsiline devam etmektedir. Hocasının “beni mektupsuz bırakma” ricası üzerine mektuplaşmaya başlarlar. Bu mektuplar içindeki eklerle beraber karşılıklı saklanır. Yıllar sonra Süheyl Hocanın Süleymaniye Kütüphanesi 759 numaralı defterdeki mektupları Derman Hocanın nadide bir evrak gibi arşivlediği mektuplarla birleştirilir. Samiha ve Sinan Uluant’ın ilave açıklamaları ve fotoğraflarla genişletilerek iki kapak arasında Kubbealtı okuyucusuyla buluşur.

“Gurbetnâme” nam-ı diğer Kırk Ambar

Nadir eserlerdeki serlevhalar yahut kitabelerdeki alınlık gibi Gurbetnâme, Uğur Hocanın deyimiyle peşrev mahiyetinde bir posta kartı ile başlar. Bu kart Süheyl Hoca’nın Paris’e ilk gidişinde hocası Necmeddin Okyay’a 27 Teşrinisani1927’de gönderdiği karttır. Paris’ten gönderilen bu kartın önyüzünde o tarihlerde yeni ibadete açılan Paris Camii’nin resmi, arkasında da hocası Okyay’a Hattât-ı şehîr, marûf kemankeşlerimizden, üstad-ı kıymetdâr Necmeddin Efendi Hazretlerine hitabıyla başlayan küçük notu. Hitabın bu zarif cezbesine kapılmışsınızdır artık. Zamanın yekpâre akışı içinde bir Süheyl Hoca’nın Amerika’sından İstanbul’a hasretini, haberlerini, bir Uğur Hoca’nın İstanbul’undan hocasına verdiği havadisleri okuyarak “geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” makamında onları aynı heyecanla takip eden bir kalp ile zamandaki yolculuğunuza devam edersiniz. Mektup vaaar, mektup var değil mi efendim? Hele bu mektuplar kültür, sanat, edebiyat, tarih, hat, arşiv meraklısı bir hoca-talebe arasında olursa okumalara doyamazsınız, bu okuduklarınız mektuptan başka, mektuptan azadedir. İki zarif insanın hayatlarından bir yıllık bir kesite, sanki ayne’l-yakîn tahassürlerine şahit olmanın tarif edilemez heyecanıyla dolup taşmaktan başka ne yapabilirsiniz ki!

Teberrüken birkaç mektubu özetleyelim...

Kitabın ilk mektubu 10 Ekim 1958’de Uğur Hoca’nın Muhterem Hocam Efendim hitabıyla başlayıp ed-dâî Uğur hitamıyla biter. Süheyl Hoca, Amerika’ya sağ salim vardığı takdirde şükür niyetine bir kurban adamış ve bu kurbanın kestirilmesi ve İmam Hatip mektebine verilmesi vazifesini talebesi Uğur’a ısmarlamıştır. Uğur Hoca, kurban masrafı için Süheyl Hocanın bıraktığı paradan on bir lirayı harcamış, kalan dokuz lirayı da mektebe teberrüken bağışlamıştır, mektebin müdürü Mahir İz hocadır. Mektupta genç talebe Uğur’un değindiği diğer husus 1940’ta vefat eden hattat Hulusî Efendi’nin mezar taşı kitabesiyle ilgili mevzudur.

Cevabî mektup 19 Ekim 1958’de Benim Uğurum hitabıyla Süheyl Hoca’dan gelir. Süheyl Hoca, Latin harfleriyle kaleme aldığı kartta, talebesinden gelen pür-vefa mektuba pek sevindiğini ifade etmekte ve Hulusi Efendi taşının metnini Necmeddin Okyay hoca ile birlikte hazırlamalarını istemektedir. Ayrıca yayına hazırladığı Elli Sanatsever kitabının Hulusi Efendi’yi anlatan kısmının baskısını Kemal Basımevi’nden sormasını rica etmektedir.

Cevabî mektup 9 Kasım’da Pek Muhterem Hocam Efendim hitabı ve Sizin Uğurunuz hitamıyla gelir. Mektupta Uğur Hoca, Süheyl Hocanın, 1958 Eczacı yıllığına Osmanlı tababetine dair verdiği yazıdan, basılan yüz nüshanın enstitüye teslim edildiğinden, Hulusi Efendi’nin mezar taşının ibaresinin Necmeddin Efendi ile birlikte kararlaştırıldığından, hocanın emri üzerine 1945’te vefat eden hattat-neyzen Emin Efendi’nin karalama yazı örneklerini ailesinden temin edileceğini bildirir. Ayrıca Yahya Kemal’in iki hafta hastanede yattıktan sonra 1 Kasım Cumartesi günü vefat ettiğini, Pazar günü de vasiyeti üzerine Rumelihisarı’na defnedildiğini ondan aldığı beyitlerle haber verir ve şairden “merhum” diye bahseder.

1 Aralık 1958’de Süheyl Hoca’dan Aziz Uğurum, hem de Dermanım hitabıyla gelen cevapta hoca, Necmeddin Efendi’ye de bir mektup yazdığını, Amerika defterlerinden üçüncüsüne başladığını ve ismini açıklamak istemediği tasavvufi bir eser hazırladığını bildirir. Hoca, aziz ispeçiyarim (ispeçiyar: eczacı / İtalyanca İspenciyar’dan) dediği genç talebesine Necmeddin Hoca’yı hiç boşlamamasını, ne derse kaydetmesini, kendisi gibi defterler doldurmasını salık verir. Hoca, sanat dostu elli kişiden onar lira toplayıp bu ilk sermaye ile Elli Sanatsever serisi başlatmıştır (bu seri maalesef 22. kitapta kalmıştır), genç talebesi Uğur’dan da bu yazı heyetine girmesini ister. New York’taki sanat tezyinat müzesi ziyareti, orada gördüğü ecdâd yadigarları, celî-tâlik hatla yazılmış Âl-i Abâ yazısı mektubun diğer konularıdır. Yahya Kemal’in vefatını öğrenen hoca, insanlara faydalı olmadan ömür geçirenleri yaşayan ölüler olarak niteler ve asıl rahmete muhtaç olan ölüler onlardır, diyerek Yahya Kemal için “merhum” ifadesini kullanmak istemez.

Genç talebenin 21 Aralık’ta yazdığı cevabî mektubu benim aziz ve muhterem hocam hitabı ve duacınız Uğur hitamıyla bitmektedir. Uğur Hoca, mektupta enstitütüde yapılan Yahya Kemal’i anma toplantısından, Hulusi Efendi kitabesiyle ilgili meşguliyetinin detaylarından bahseder. New York’taki ecdâd yadigarları ona Akif’in Bir zamanlar biz de millet hem nasıl milletmişiz / Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz satırlarını hatırlatır, arkasından Mithat Cemal Kuntay’ın I. Cihan harbinden yenik çıktığımızda yazdığı “Kimdim” başlıklı şiirini ilave eder.

Genç talebe el-ilmü saydün ve’l-kitabeti kaydün (İlim bir avdır, yazmakla avlanır) düsturunca hocasından aldığı ilhamla Necmeddin Hoca’dan duyduklarını hep yazdığını, derslerinden vakit buldukça da talik yazıya devam ettiğini bildirir.  

Sıradaki mektup 4 Kanunisani 1959’da yine genç talebe Uğur’dan muhterem Efendim, özlediğim Hocam hitabı ve el-fakîrü’l-mütehassîr Uğur hitamı ile hocasına gider. Mektup Rıza Tevfik’in “Tükenen ömre zaman diyoruz” mısraı ile biten dörtlüğüyle başlar. Uğur Hoca, hocasını kademen değil, kalemen dahi rahatsız edip, kıymetli vaktini almak istemediğini, bu sebeple çok sık yazmadığını zarif bir özürle beyan ederek devam eder. (Zira Süheyl Hoca, Amerika’da kaldığı bir yıl içinde yaptığı kütüphane ziyaretlerinde, Türk-İslam hat ve tezyinat sanatının örneklerinin tespit edilmesi, fişlenmesi, eserlerin isimlendirilmesi ve kataloglanmasıyla uğraşmış, bunun yanında bu eserlerin –dolayısıyla Türk-İslam sanatının daha yakından tanınması için bu eserlerin teşhir edildiği sergilere katılmış yahut düzenlenmesine vesile olmuş, çeşitli konularda (Mevlana, Mevlevilik, Yahya Kemal, Türk süsleme sanatları, hat tarihi, vb.) konferanslar, dersler vermiş, çizimler yapmış, düzinelerce Amerika defteri hazırlamış hülasa bir sohbetinde kızı Gülbün Mesara Hanımefendinin söylediği gibi gün doğmadan günlük işlerini bitirmekle meşgul olmuştur.)

Mektupta bahsedilen önemli konulardan biri de vaktiyle Süheyl Hoca’nın Mahir İz hocadan istediği bir yazı hakkındadır. Süheyl Hoca, Mahir Bey’den İslam dini hakkında Hristiyan gençlerin öğrenmek istedikleri hususlara dair bir yazı kaleme almasını ister. Mahir İz, meşguliyetlerinden dolayı bu yazıyı yazamayınca Balıkesirli Hasan Basri Bey’e havale eder. O da rahatsızlığı sebebiyle yazamaz. Mahir Hoca, verdiği sözü yerine getiremediği için çok üzülür. Ancak o günlerde Türk Düşüncesi mecmuasında Peyami Safa dini bir anket açar ve Ali Fuat Başgil’in bu ankete verdiği cevap yayınlanır. Bu yazı tam da Süheyl Hoca’nın arzu ettiği türde İslam dinini pek güzel ve etraflı şekilde özetleyen bir yazıdır. Uğur Hoca, Mahir Bey’in özürleri ve selamlarıyla yazıyı mektuba ekler. (Kitabın sonundaki ekler bölümünde de bu yazıya yer verilmiştir.)

Mektuptaki diğer önemli bir ayrıntı da Necmeddin Okyay’ın bir mektubunda Ünver’e sorduğu bir soruyla ilgilidir. Buna göre Okyay mektubunda, 1936’da vefat eden Riefstahl adında bir sanat tarihçisinin 1927-1930 yılları arasında Robert Koleji’nde hocalık yaptığını, ülkesine dönerken birçok Türk eserini götürdüğünü ve Amerika’da sattığını bildirmekte ve Ünver’in bu giden koleksiyonlara rastlayıp rastlamadığını sormaktadır.

Bundan sonraki mektupları okurların ve ilgililerinin merakına bırakıyorum. Yukarıya aldığımız birkaç mektup özetinden de anlaşılacağı gibi mektupların muhtevası, okuyucusuna açtığı pencereler adeta uçsuz bucaksız bir okyanus gibi. Daha neler neler var... Yeri geldikçe konuyla bütünleşen Türkçe, Arapça, Farsça beyitler, Kuran-ı Kerim’den ayetler, hadislerden, ekabir sözlerinden nakiller, meşhur hattatların hayatlarından, hatıralarından anekdotlar, hüsn-i hat örnekleri, Amerika ve İstanbul’dan kitabe fotoğrafları, eski İstanbul fotoğrafları, mektup zarflarından numuneler...

Süheyl Hoca’dan Uğur Derman’ın şahsında Türk gençlerine öğütler

Mektupların en güzel özelliklerinden biri Süheyl Hocanın, dermanım, uğurum diye hitap ettiği talebesinin nezdinde çeşitli vesilelerle satır aralarında Türk gençlerine verdiği öğütlerdir. Süheyl Hoca, bazen mektuplarında âyet-i celîleleri, beğendiği beyitleri, kelâm-ı kibar ifadeleri Uğur Hoca’dan hüsn-i hat levhası olarak yazmasını istiyor. Onun aşağıya aldığımız sözleri de bu kabilden duvarlara asılası, gönüllere işlenesi, ruhlara nakışlanası öğütler. İşte bazıları...

“Hakikati öğrenenleri öğrenme, hakikati öğren, öğrenenleri öğrenirsin”. (Hz. Ali’den nakil)

Siz gençler zamanı gelince bunları ilim alemine bildirin. Şark hakikatler âlemi, fakat Garp bunları kendisine mâl etmiş. Benim bir Amerikalıya söylediğim şu hakikati size de bir defa yazayım: Herşeyin kökü Şarktır. Ona müracaat etmeden bazı fikirleri muahhar insanlara etfetmek yanlışlığı tekrar edilmemeli.

Hangi dilde olursa olsun daima karıştırın, kitapların önce mahiyeti ve şekilleri hakkında bir fikir alırsınız ve sonra benim gibi  bir beyit, bir mısra, bir söz, bir kayıt ve bir tarih, ne bulursanız adi, ufak kağıtlara kaydedin.

Bütün arkadaşlarına şunu söyle, mesleklerinden hariç görgü ve bilgi seviyesini artırsınlar.

Kütüphane kuracağım diye para ve vakit heder etme, her yerdeki kitaplar senin. Sen mesmuât  (dinlediklerin, duyduklarından) ve müşahedâtından (gözlemlerinden) bir kütüphane, arşiv kur. Hemen başla. Benim kaidem, bu gece yarısı mı aklıma geldi, hemen kalkıp başlamak, dur sabah olsun da başlayayım diyenlerden olma, o bir nevi tembelliktir.

Gençlerin meslekleri bilgisi maddidir. Ama ona ruhi destekler lazım, o zaman bununla bahtiyar olabilirler. Bu da bir şeye merakla kâbil. Tarih, edebiyat, sanat, ahlakiyat gibi ciddi mevzulara...

İnsan güzelin cazibesine değil, güzelliğin cazibesine tutulmalı... Görünüşe aldananlara ve gösterişleriyle aldatanlara burada düşman oldum...

Burada insan memleketimiz kızlarının asaletini düşündükçe doğrusu iftihar ediyor, işte sizin gibi gençler bu yazdıklarımdan bir ders çıkarsın...

Ben Türk milletinin naçiz bir ferdiyim, (burada) Türk tanınıyor, benim Amerika’da adım Bay Süheyl değil, Bay Türk. Sizler de meslek hayatınızda bu yoldan yürüyün. Bu millet bizi yetiştirdi, biz de onu yetiştireceğiz.

Süheyl Hoca yaşadıklarını öğütlemiş, öğütlediklerini yaşamış.. O gün talebelerinin bugün bütün Türk gençliğinin rol-modeli olacak bir anlayışla yaşamış. Dili hal diliymiş, kabri pür nur olsun. Uğur Hocamız –Allah zihnine kuvvet, ömrüne bereket versin- yazıları ve konuşmalarıyla hocasının bıraktığı yerden ruhumuzu beslemeye devam ediyor.

Selam ile...