GENCOLARLA BAŞBAŞA (1)

 

Sefai ERKAN

 

“Terk edip gittin beni

Ağlayan gözlerle bırakıp

Bir elveda bile diyemedim

Gözlerine son kez bakıp

Sen günah çıkarırken

Kutsal Ganj Nehri’nde yıkanıp

Ben ikindiyi kılıyorum

Soğuk suyla abdest alıp”

Yukarıdaki dizeler taa öğrenciyken KOCAV Bülteni’nde yayınlanan ilk şiirim. Medyaya adım atışım bu şekildedir. Sonra Rengâhenk kuruldu. Adının konduğu toplantıya katılmıştım. Aradan yıllar geçmiş ve şimdi ellinci sayısında. Kırk dokuz sayıdan daha hayırlı ellinci sayımızda yazmanın onurunu yaşıyorum Yaşa var ol KOCAV, Bülten ve Rengâhenk.

Yukarıdaki edebi şaheseri incelediğimizde seyahat, farklı kültürleri tanıma, keşfetme odaklı olduğu açıkça görülüyor. Başka yorumlar da alıyorum ama onları Allah’a havale/EFT yapıyorum.

a=b ise b=a

Hayat yolculuktur dostlar. Yukarıdaki denkleme göre yolculuk da hayattır. Hayat emaresi göstermeyene ölü denir. Demek ki, yolda olmayan ölüdür. Fazla matematik felsefesine, mantığına girmeden neden, nasıl gezsek, gezince ne oluyor, başımız göğe mi eriyor, az sohbet edelim istedim.

Seyahat Farz İbadet mi?

Din yol, inanç ve ibadette birliktir. Yani dil bir yoldur. İslam’ın bir tarifi de sırat-ı müstakim. O da doğru yol demek. Dinin alt segmentlerine bakınca mezhepleri görüyoruz. Onun manası ne? Bakalım Google’dan kardeşim; gitmek anlamındaki “zehap”dan türemiştir diyor. Yani bir yol görünüyor. Onun da altına bakınca tarikat çıkıyor karşımıza. Onun manası ne? Efendim, “yol”mu?

Buraya kadarı etimolojik-dilolojik işler. Biraz da öze inmeye çalışalım. Sizlerle paylaşmak için bazı slaytlar hazırladım gencolar. Rejideki arkadaşlarım hazırsa başlayalım.

- Furkan, kardeşim hazır mı slaytlar?

- Hazır Sefai Abi, gönderiyim mi?

- Gönder gelsin kardeşim, yansıt duvara:

Ankebut 20: De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir.

Burada arkadaşlar, “yeryüzünü gezin de görün” diyor Allah. Bu bir emir kipi, yani gezseniz iyi olur, istersen bi gez gel demiyor. Ayrıca yaratılışı, düzeni, sistemi incelememiz istenmiş.

- Furkan, yolla kardeşim 2. slaytı.

- Abi geliyor.

Rum 42: (Resûlüm!) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin âkıbetleri nice oldu, görün. Onların çoğu müşrik idi.

Gördüğümüz gibi, yeryüzünü dolaşma emri yinelenmiş. Bu sefer de tarihsel akışı inceleme işine odaklanılmış. Ayetlerin ortak yönü “gezip dolaşın” demesi. Peki, sevgili dostlar şuna ne dersiniz?

- Furkan gönder kardeşim 3. slaytı.

- Abi bi saniye, makine takıldı ya. Hah, dur, geldi!

Bakara 215: Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.

Haşr 7: Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir…

Bir din ki ana-baba ile, yetim ile, cihad edenle beraber yolda kalmışı sayıyor. Yola çıkmaya, yolda olana büyük önem veriyor. Üstelik yolda kalmışı da zengin-fakir, kadın-erkek, Müslüman-gayrı Müslim diye ön ekle tanımlamıyor, ayırmıyor.  Bitti mi? Yoo! Az bi dur bak, ne diyeceğim? Allah, insanda dönüşümü tamamlamak için “Oku” diye başladığı kitabında, seyahatin önemine de vurgu yapıyor.  Rabbim de biliyor tabi tabiatımızı. Kitap yollamış bozmuşuz, peygamber yollamış eziyet etmişiz. Seyahat önerilerine dikkat etmeyeceğimizi de biliyor ama yapmamızı istiyor. Ve bunu garantilemek için de süper bir farzla çıkıyor karşımıza: Hac! Hiç olmazsa ölmeden bir kere, “yerinizden kalkın da bir hareket edin, biraz kilometre yapın” demek istiyor olabilir mi? Tüm peygamber ve azizler hayatlarındaki hicret, sürgün vs.lere; çölleri geçerek, dağları aşarak, denizleri yararak yapılan seyahatlere girmiyorum bile. Rahmetli Ali Murat Daryal’ın KOCAV Seminerleri’ndeki haccın psikolojisi anekdotlarına denk gelenler beni anlayacaktır. (Nasıl da özledim? Onu, Durmuş Hocaoğlu’nu, Ömer Lütfi Mete’yi. Ne şanslı nesildenmişim be?) Bu konuda ayrı bir yazı düşünüyorum o sebeple özet geçiyim gencolar. Geçelim başka konuya.

- Sefai Abi, bi dakka!

- Noldu Furkan?

- Abi son bi slayt kaldı ya, göndiriyim mi?

- Gönder kardeşim.

İsra 17: “Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.”

Evet, arkadaşlar, bu slaytta da İsra Suresi’nden bir ayet görüyoruz. İsra zaten gece yürüyüşü demek. Fazla söze gerek yok, işte görüyorsunuz, ayet ortada.

Tayland’dan Vietnam’a uçak yolculuğumda, yemek olarak domuz ikram edilmişti. Ben de yemeyince, koridorun karşısındaki yolcu sordu: “Müslüman mısın? Domuz eti yememenden anladım.” Sonra benim ana yemeğimi alıp, kendi tepsisindeki salata, tatlı, ekmek ne varsa bana ikram etti. Budist komşuma, yolda kalana yardım eden bu Kuranî tavrı için teşekkür ederim.

Seyahat Dönüşümdür

“Uzaklara gitme, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşma fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama.” diyor Amin Maalouf. Önemli fikir adamları, yazarlar ya da devrimcilere bakınca çoğunlukla seyahat eden insanlar olduklarını görüyoruz. Seyahat demek illaki uçağa atlamak Japonya’ya gitmek değildir. Okul için, ticaret, ya da mesleğiniz için yer değiştirmek de buna dahildir. Ben bu açıdan çok şanslıyım. İşim, askerlik, eğitim, tatiller, arkadaş düğünleri sebebiyle altmış bir farklı ili gezdim Türkiye’de.

Üniversite için evini, şehrini terk etmek ilk başta zor gelse de yeni arkadaşlarınız, yeni bir şehir, bir başınıza ayakta kalmayı öğretir bize. Sonrası için güç verir. Ha Ankara’da yaşıyorsan ODTÜ’yü boş ver Bitlis’e git demiyorum. İleriki kısmında Erasmus fırsatı bulursanız hiç kaçırmayın. Ben o zamanki aklımla, okul uzayacak diye bu şansı denemedim ve pişmanım. Bugün görüyorum ki uzasa da benim için kayıp değil, unutulmaz tecrübelerle dolu bir kazanç olacaktı.

Erasmus‘a giden arkadaşlarımın dünyaya entegrasyonu daha kolay olduğunu gözlemliyorum. Work & Travel da iyi fırsat. Ben bu hakkımı ilkokula gitmeden babaannemde bir yıl kalarak kullandım. Sonuçta, evinden uzak yalnız kovboy triplerine girebiliyorsun :) (Teoman, Zamparanın Ölümü)

Che Guevara’yı bilirsiniz. İrlanda kökenli, Ispanya’dan Arjantin’e göçen bir ailenin doktor oğlu. Keyfi yerinde takılabilecekken, motosikletiyle tüm Latin Amerika’yı geziyor ve zengin-fakir farkına kafayı takıyor. Gerisi malum. Ho Chi Minh’in hikâyesi de böyle; Fransız sömürge idaresine karşı sürekli eylemlerde bir genç. Sonrasında denizci ve aşçı olarak uzun bir seyahat ve ardından bağımsızlığın lideri.

Filozof Descartes da sırf seyahat imkânı var diye, maaş almadan orduya katılmış bir dönem. Keşif tutkusu işte. Ancak Selanik’ten başlayıp Manastır, Trablus, Çanakkale, Filistin derken Samsun-İzmir arası seyahatleriyle Descartes’ın özendiği işi Mustafa Kemal yapmış.

Seyahat ediyorsunuz diye tarihe geçmeniz gerekmez. Ancak memur, esnaf da olsanız, bu dönüşümden faydalanırsınız. Gittiğim bir lokantada, işletmecisiyle tanıştım. Karı-koca iki bankacı, birlikte seyahat ederken istifa edip restoran açmaya karar vermişler. Portekiz, İspanya, Fransa derken gördükleri güzel yemekleri menüye ekliyorlardı. Memur olarak kısa dönemli taşındığınız şehirlerde yepyeni hayatlar tanırsınız. Önyargılarınız kırılır. Annem anlatır; babam Elazığ’da öğretmenken bir gün köyden biri iftara davet etmiş. Bizimkiler de gitmişler. Öğretmen evimize geldi diye çok sevinmişler. Sofraya koyacak turşu ve ekmekten başka bir şeyleri de yokmuş. Oturup yemişler. Bir Karadenizli olarak annem, o yıllarda öğrendiği Zazaca kelimeleri arada kullanır.

Neden Gez(e)miyoruz?

"Gezgin bir yere varmak için değil, keşfetmek için seyahat eder."  diyor Goethe. Seyahatin bana göre üç temel parametresi var: Keşif güdüsü, zaman ve para. Yani dışındaki rükünleri üçtür: Vakit, nakit, niyet. Bunların hepsinin üst düzeyde olması gerekmiyor. Eldeki imkânlar neyse kullanmak mümkün. Şöyle bir bakalım mı?

Ötüken’den kalkıp Roma’ya, Viyana’ya Tunus’a ulaşan bir kavmin çok gezgin olmasını bekleriz. Nasıl oldu ise, kaybolmuş bu özelliğimiz. Mesela Bursa’da yaşayan, ama hayatında hiç Uludağ’a çıkmamış bir arkadaşım vardı. Ya da amcamın eşi. Evlenene kadar hiç Bartın’dan Amasra’ya gitmemiş. (16 km, dolmuşla 20 dakika) Oysaki Amasra, İstanbul’dan sonra yabancı turistin gittiği ilk yerlerdendir.

Denetim için Diyarbakır’a gitmiştim. Girdiğim bir dükkânda, “Buraya kadar gelmişken nereyi görmemi önerirsiniz?” diye sordum satıcı kıza. “Bakırcılar çarşını görmeden gitmeyin, harikadır” dedi. “Şu iki yüz metre ilerde yan yana beş dükkan var, orayı mı diyorsunuz?” Soruma cevabı beni üzdü: “Bilmiyorum ki ben hiç gitmedim.” Bunun aynısını İzmir Selçuk’ta da yaşamıştım. Kayseri denetimindeyken Mimar Sinan’ın köyü Ağırnas’a gitmiştim. Minibüse bindim, 2,5 lira. Pazartesi günü şubedekiler sordu, “Nasıldı Sefai Bey hafta sonunuz?” Ağırnas’a gittiğimi söyleyince biri “Yirmi beş yıldır Kayseri’deyim ben hiç gitmedim” dedi, diğeri de ekledi: “Ben Kayseriliyim, hiç gitmedim.”

Evet, merak etmiyoruz. Van’da yaşayan insanların belki bir milyonu hiç Akdamar Adası’na gitmedi. Adanalıların çoğu Hatay’ı görmedi. Trabzon’dan Tiflis’e gideceğim zaman beni bir kınamadıkları kalmıştı: “Ay ne işiniz var orda?” Valla bir işim yok. Nasıl bir yer merak ediyorum.

“Seyahat et, sıhhat bul” hadisi toplumsal sağlığı da içeriyor olabilir. Çünkü Sivas’ta, Maraş’ta yaşayıp 10 km ötedeki alevi köyüne gitmediğimiz için arkalarından atıp tutuyoruz. Ya da her sene Antalya, Bodrum yapıp ömrümüzden üç günü Diyarbakır’a, Mardin’e ayırmadığımız için bilmiyoruz nasıl misafirperver olduklarını.

Bunun uluslararası olanını da çokça yaşadım. İlk şokum Küba’dadır. Ortaokulda okuduğum dergilere göre Allahsız, kitapsız, dinsiz-imansız, baskı altında inim inim inliyorlardı. Cienfuegos’ta yürürken iki tesettürlü kızla karşılaştım. Biri peçeliydi hatta adı da Ayşe. Pakistan’dan tıp okumaya gelmişler. Kimse de karışmıyor. Dahası kilise, mescid, Yahova Şahitleri konferansı derken, iki farklı Afrika dinini de tanıdım. Hatta birinin ayinine katıldım. Bu konuda onlarca örnek var ama yerim dar. 

Cash On The Table!

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Evet, fakir bir ülke olduğumuz doğru. Bunu en çok yurtdışına gidince anladım. Yine Küba’da, her yerde İsviçreli vardı. Dayanamadım sordum birine, “Bu sene bizde yaz yağışlı geçti, tadını çıkarmaya buraya geldik” dedi. Valla biz ilkokuldan beri dört mevsim aynı anda yaşanır diye öğreniyoruz ama herkes kendi ilçesinin mevsimini tanıyor.  Havana’dan Trinidad’a giderken yine İsviçreli bir kızla yan yanaydık. Tam beş saat sohbet şansımız oldu. Yirmi bir yaşındaymış, hemşireymiş. Üniversite bitirmek için çok erken değil mi diye sorunca, “Üniversite bitirmedim ki” dedi. Sağlık meslek liseli yani. Yahu bu İsviçre 8,5 milyon nüfuslu ülke, etrafta binlerce vatandaşı. Daha bunun Brezilya’da, Arjantin’de, Tayland’da Vietnam’da gezenleri var.

Birçok Alman emekli çiftle tanıştım. Sonra bizimkileri düşündüm, Halk Ekmek’te veya BİM’de indirimli yoğurt kuyruğunda geneli. Tanıştığım yaşlı bir İngiliz dayı da İngiltere’de bir köyde yaşadığını, hobisi balık tutmak olduğu için Küba’ya geldiğini söyledi. Bizim emekliler bu emeklilerin kendilerini kıskandığını düşünüyor. Şaşırdım.

İrlanda’da Drogheda United’ın antrenmanını izlemeye gitmiştim. Yanımda bana eşlik eden yöneticiye hangi kasabada olduğumuzu sordum. “Burası kasaba değil, bize komşu köy” dedi. Köy mü? Köyün meydanında bir Hint, bir Çin ve bir İtalyan lokantası var. Evlerin önünde araba konforunda traktör, birer de çok kaliteli araba! Bizim köyü düşündüm, Vietnam kalitesinde yaşayıp, İrlanda kalitesinde olduklarına eminler. 

Vietnam’daki köy gezimizde köye birlikte yürüdüğümüz yaklaşık on beş kişilik grupta, üç kişimiz hariç tamamı Fransa’dan gelmiş bir grup gençti. Ve bunlar iş güç sahibi değil, henüz öğrenciydiler. Üstelik zengin veledi de değil, işte bizdeki öğretmen çocuğu, esnafın oğlu, hemşirenin, imamın kızına denk gelen orta sınıftan. Adamlar ecdatlarının yaptığı hastaneyi, postaneyi, kiliseyi görmeye ecdatları gibi binlerce km yaparak gelmişler. Eee, katranı kaynatsan çıkar mı şeker, ecdadını sevdiğim ecdadına çeker.

Bizim çocuklar neden gidemiyor on beş kişi toplanıp Kazakistan’a? Onu geçtim, daha Türkiye’de Üsküp’ü görmüş Üsküplü, Selanik’e gitmiş Selanikli, Kosova’yı gezmiş Kosovalı görmedim. KKTC’ye gidip bir Kıbrıslı ile dertleşmeden, Tebriz Türkleri ile Traktör’ün maçlarını konuşmadan, “Home ofis” çalışır gibi evden milliyetçiliğe neden mahkûmuz? Bunun nakit kadar niyetle de ilgisi var, onu da ekleyeyim.

İşyerimden birisi bana “Ne güzel geziyorsunuz, emekli olunca ben de Karadeniz’i gezmek istiyorum” demişti. Bir insanın Ankara’ya kırk beş, İstanbul’a altmış dakikalık bir yeri görmek için emekli olmayı beklemesi normal mi? Bir Türk, Türkiye’nin bir şehrini görmeyi hayal etmemeli, planlamalı. Gerçi seyahat ibadet demiştik ya, belki o sebeple emekliliğe ertelemiştir.

Bir İngiliz öğretmen, eşini ve dört çocuğunu alıp Bodrum, Marmaris tatili yaparken, bir Türk öğretmen Muğla’ya tayini çıkana kadar neden buraları göremez de yazı köyünde, tarlada tırpanda geçirir?

Tokyo’da tanıştığım İsrailli bir öğrenci, Japonya’yı çok merak ettiği için üç aylığına geldiğini söylemişti. Evet, bu arkadaşımız mezun olduğunda KPSS’ye girip Tel Aviv belediyesinde iş kovalamayacak. Belki Japonya’dan mal alıp Türkiye’ye satar. Psikolojik alt yapısı, özgüveni hazır çünkü. Kaç Türk öğrenci Saraybosna’ya gidip hayallere dalabiliyor? Üstelik Saraybosna Edirne’ye Maraş’tan daha yakın.

Üniversite yıllarımda ailem İzmit’teydi. İzmit’ten Sakarya’ya, başka bir zaman Yalova’ya, Bursa’ya giderdim. Bartın’dayken de minibüse atlayıp Safranbolu’ya gitmiştim. Ve her bir ufacık seyahatim güzel kazanımlarla neticelendi. Yani imkânım neyse ona göre keşfetmeye çalıştım. Size de tavsiyem, yaşadığınız ilde görmediğiniz bir ilçeye bir saat de olsa uğrayın. Sonra bir komşu il. Bakın neler değişecek?

Gelelim vakit kısmına. Para ve zaman aynı anda bulunmuyor genelde. Bir Türk öğrenci mezun olduğunda iş bulmazsa bolca vakti oluyor ama parasız da ne yapabilir ki? Olanca vaktini ve nakdini kurslara, dershanelere ve sınav kitaplarına, harçlarına yatırmak zorunda. Oysaki ABD ve Avrupa’da “gap year” denen bir kavram var. Gençler okul bitince bir yıl boyunca ya gezmeye ya sanata veriyorlar kendilerini. Marmaris’te böyle bir Amerikan’la tanıştım. Kermesten aldığım poğaçadan ikram ederken sohbet ettik. Ayrılırken teşekkür etti. Türkiye’de son anısı bu olmuş, “Yarın Rodos’a gideceğim” dedi. Kamboçya’ya giderken de Belçikalı bir çifti aracımıza almıştık. Liseyi bitirdikten sonra biraz çalışmışlar ve iki yıl süren dünya turuna çıkmışlar.  Olsun, bizim paramız yok ama nal sesli, bol kişnemeli, ecdatlı dizilerimiz var. Hayır, Türk gencine reva görülen bu noksanlığa itirazım var!

Seyahate Kalite Nasıl Katılır?

Bir Gün Tayland’dayım, Dünya Bankası’na gitmeye karar verdim. Güney Asya Direktörü Ulrich Zachau’yu Ankara’dan tanıyordum. Binaya çıktım ama nasıl? Ayağımda sandalet, üstümde şort-tişört, kafamda hasır şapka. Hani yalın ayak, baldırı çıplak derler ya?  “Kendisi toplantıda, notunuz varsa bırakın" dediler. Ufak bir kâğıda, “Sefai Erkan, from İstanbul, Voice of Youth” yazıp verdim. Yirmi saniye sonra elinde lokum kutusuyla çıktı, sarıldık. Bir hafta önce İstanbul’dan göndermiş lokumu. Bu yazıyı yazarken kontrol ettim, şimdi de Kolombiya-Venezuela’dan sorumluymuş. Tesadüfe bak, liseden arkadaşım pandemi içinde Kolombiyalı bi kızla evlendi. İzmit’teki nikâhlarına gittim. Pandemi biterse Kolombiya’daki düğünlerine de gideceğim. Tabii bu sefer lokumumla…

İlk büyükelçilik ziyaretimi Vietnam’da yapmıştım. Elçi yokmuş, ikinci kâtip Akın Bey’le tanıştık. “Çayınızı içmeye geldim” dedim, şaşırdı, “gel içelim” dedi. Vietnamlı sekreterine “Two tea to us” dedi. Budapeşte elçilik ziyaretimde de “hayırdır” dediler. Anlattım, “böyleyken böyle, Vietnam’da da ziyaret ettim, seforotti travel falan yani.” “Elçimiz de Vietnam’dan geldi, yeni başladı.” demesin mi görevli? Bu sefer de “önemli bir toplantısına az kaldı, çalışıyor şu anda ama müsteşarımız burada ve sizinle tanışmak istiyor” dedi görevli. Tanıştık Müsteşar Noyan Bey’le. Kral sohbet ettik, Bosna’da devresi varmış, buluşacaklarmış hafta sonu.  Moldova Büyükelçiliği’nde de adaşım Sefai Bey’le tanıştım. Transdinyester’i sordum, “Orası çok karışık. Başına bir şey gelirse sana yardım edemeyiz.” dedi.

Seyahatlerime kattığım ikinci renk de fotoğraftır. Fotoğraf çekmeyi o kadar seviyorum ki, bir dönem helvadan fotoğraf makinesi yapıyor, sonra da onu yiyordum. Helvadan otel, şezlong yapıp yiyenler de var ama demek ki onların mezhepleri ve seyahat anlayışları farklı. Mekkeli gezginler, nolcak!

Fanatik Fenerli, Kübalı Aşkenaz Yahudisi George Abi

Gezilerime kattığım ilave renk de futbol. Bu konuda hepsi birbirinden güzel çok sayıda anım var. Gittiğim yerlerde kale burcuna astığım PJK bayrağı yüzünden Estergon ve Girne’de polisle başım büyük belaya giriyordu az kalsın. Lefkoşe’ye ikinci gidişimde, ilkinde olduğu gibi KKTC Futbol Federasyonu’nu ziyaret ettim. Sekreter Hanım tanıdı beni, gerçi adımı unutmuş, “aaa, Pembe Panter, hoş geldiniz” dedi.

Trinidad’da otogarda İsviçreli bir gezginle tanıştım. “Cienfuegos’ta sana birini önereyim onda kal, hem hoş sohbet hem de İngilizcesi çok iyi” dedi. Gittim buldum. Ertesi sabah kahvaltıdayız. Bu abimiz Polonya’dan İtalya’ya, oradan ABD’ye, oradan da Küba’ya göçen bir Yahudi ailenin çocuğu. Türkiye’den gelen gideni olmuş. Evinde ünlü solcu yazarlardan da kalan olmuş. Şimdi bir tane de ünsüz ılımlı ülkücü oldu. Bir misafiri Türkiye’den Roberto Carlos imzalı Fenerbahçe forması göndermiş. Ben de çıkardım PJK atkımı, beraber foto çektik.

Evindeki 2. sabahımda George Abi’nin Florida’daki yeğeni geldi. ABD’ye geri dönecekmiş, dayısıyla vedalaşmaya gelmiş. Yanında kız arkadaşı da var. Beraber kahve sohbetinden sonra, hem çocuk hem de manitası, sadece dayısıyla değil, benimle de sarılıp vedalaştılar.

Sen Ne Güzel Bulursun, Gezsen Anadolu’yu!

Öncelikle Sıla-i Rahim diyorum. Az yukarıda değindiklerime benzer şekilde, “Erzincanlıyım ama hiç gitmedim/Annemler Bayburtlu hiç görmedim/Dedem Karslıymış ama gitmedim” gibi cümlelere üzüldüğümü yinelemeliyim. Parasal gerekçelere itirazım yok, ancak vakit ve niyet olarak ömür bunun için yeterli.

Türkiye gezmek için çok güzel bir ülke. Gururla söyleyebilirim ki, mutfağımız muhtemelen bir numara. Yani Belen tavayı Belen’de, Antep baklavasını Antep’te, Sürmene pidesini Sürmene’de yemek harika deneyimler. Bu arada, yol kıyısında derme-çatma barakalarda inanılmaz lezzetler saklı, hem de çok ucuza. Van Gölü kıyısında Van kahvaltısıyla güne başlamak, başka bir zaman Cunda Adası’nda “meyve suyu” içmek herkesin hakkı. Meyve sularından da en çok II. Abdülhamit’in içtiğinden içiyorum.

Ah Bu Gezileriiiiin, Gözü Kör Olsun!

Yazı için planladığım çok farklı detaylar vardı. Ama seyahat sürprizleri gibi, klavye de beni başka yan yollara götürdü. Mesela, bazı gönül maceralarım da oldu, örneğin Kübalı Tahimi. Lakin annem ve rahmetli babaannem Kübalı Katolik gelin istemiyorlardı. Bu Katolik karşıtlıkları, “haçlı” seferleri kaynaklı olabilir. Taa bin sene önceki mesele ama bu da benim Kerbelam işte. Gerçi, Belgradlı Ortodoks da vardı, okulu bitince dış işlerine girdi, tayini Delhi’ye çıktı. “Hindistan’a gelirsen beklerim” diyo bir de. A benim bal böceğim, sarı şekerim, Sırpsındığım! Orada nasıl buluşurum senle, orası Hindistanlı Yarim’in memleketi. Bosnalı Sünni, Tahranlı Şii de vardı, onların hikâyeleri apayrı. Anlatamam yerim dar. Vietnamlı kıza da bana sormuştu: “Are you Muhammedist?” Yes” dedim.

- Sadece “yes” mi dedin Sefai Abi?

- Ne diycektim kardeşim, “No” diyip de inkâr edenlerden mi olsaydım?

- Abi ben olsam “elhamdülillah yes” derdim.

Eski seyahat notlarımı, haritalarımı, biletlerimi karıştırırken Kübalımın arkadaşının numarasını buldum not defterinde. Yazdım sordum, “Tahimi’yle mezun olduktan sonra hiç görüşmedik” dedi. “Ama ararım, hala kullanıyorsa numarasını atarım.” Verdi sağ olsun. Evlenmiş bizimki. Sekiz aylık da çocuğu varmış. Belki de bizim kızımız olacaktı o. Gül Zeynep Maria Mercedes. Rahmetli Mehmet Niyazi’nin “İki Dünya Arasında” kitabını bir okuyun gencolar. Bitişi mübarek on dört şubata denk gelen yazımın sonunda üzerimde emeği olan tüm sevgililerime sevgilerimi gönderiyorum İstanbul Bulgurlu’dan. Her ayrılık bir vurgun değmeyin yaşlarıma, benden selam söyleyin bütün aşklarıma! (Helaaaaal, kralsın Sezen Abla.)

Bu arada, “abi ayetle başladın, manitadan çıktın” diyenler olabilir. Onlar içinde cevabımızı peşin verelim.

- Furkan, orda mısın kardeşim?

- Hoop

- Yolla kardeşim bonus slaytı!

- Nasıııl?

- Son slaytı diyorum, yolla yansıt duvara!

- Geliyor abi.

Hucurat 13: Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık…

Son söz yerine demek isterim ki seyahat tıpkı eğitim gibidir. Başlangıçta masrafı vardır ama neticesinde önce kişisel, sonra pozitif dışsallıkla toplumsal iyileşmeyi getirir. Ön yargıları yok eder, zekâyı açar, başkasının gözünden düşünmenizi sağlar. O sebeple “niyet” yani keşfetme güdümüzü hep sağlam tutmalıyız. Vakit kısmı ibadetle aynı, her yaşta iyidir ama emekliyken değil gençken tatlıdır. Nakit konusunda bütçe yaratmak yakın ve ucuz yerlerden başlayarak mümkün olabilir. Bazı bloglarda yazarlar, dışarıda kahve içmeyi bıraktım, güde on TL’den baktım ki senede üç bin liram olmuş. Ya da pahalı otellere mecbur değilsiniz. Çok ucuz alternatifler var. İş ve okul fırsatlarını zaten kaçırmayın.

İki laf da devletime söyleyeyim. Yoldaki taşı kaldırmak, yolda olana yardım etmek sadakadır. Bugünün yoldaki taşlarından biri, dünyanın en pahalısı olan pasaportumuzdur. Dünyada bedava olanları da var ama hiç olmazsa öğrencilere ücretsiz, ya da ilk beş yıl çalışanlara çok ucuz olsun. Hem eğitim gibi şart, hem de ibadet gibi temel insan hakkıdır.

Dipnotlar

1: Ali Fuat Başgil’e saygılarımla.

2: Tüm ayetler için kaynak www.diyanet.gov.tr