GENÇLER ASLA KARAMSAR OLMAYIN, GELECEK BİZİM

Av. Dr. Ali ÜREY: “Gençler Asla Karamsar Olmayın Gelecek Bizim”

 

Zaman hızla geçiyor, her şey değişiyor ve dönüşüyor. KOCAV, insanı öğüten bu süreç içerisinde yılmadan yoluna devam ediyor. Bizler “Hilalin gölgesinde, kalemin izinde” mücadelemize devam ediyoruz. Çünkü arkamızda bu kutlu davaya bizi omuzlamış Kültür Ocağı var… Gençlere inanan, güvenen ve fırsatlar veren, sorumluluklarını hatırlatan Ocak. Yine güzel bir dönemece geldiğimiz 70. sayımızda her daim yanı başımızda olan Vakıf Başkanımız, abimiz Av. Dr. Ali Ürey’e “Neden gençlik?” diye sorduk, arkası geldi. KOCAV, gençlere neden bu kadar önem veriyordu, amacı neydi, beklentisi neydi? Bu soruların cevabını başkanımızdan öğrendik.

 

 “Gençler Planlanabilen ve Programlanabilen İdeallere Sahip Olmalı”

Gençlik benim için gelecek anlamına geliyor. Eğer sizin bir gelecek kurgunuz varsa mutlaka o kurguyu hayata geçirecek gençliğe ihtiyacınız var. O gelecek kendiliğinden oluşmuyor. Birilerinin oluşturması gerekiyor ve o geleceği oluşturacak insanlar da gençlerdir. Eğer gelecek peşinde koşuyorsanız mutlaka gençliğin peşinde koşmalısınız. Gençliğin o geleceği inşa edecek donanıma sahip olması için üzerinize düşeni yapmanız gerekir.

Eğer geleceğe dair bir idealiniz yoksa gençlik ruhunu da asla koruyamazsınız. Amaçsızlık, hedefsizlik, ülküsüzlük insanı hiçleştirir. İşte o zaman inanç ve heyecan kalmaz, hızlı bir düşüş ve geriye gidiş başlar.

Karamsar, içi kararmış, geleceğe dair bütün ümitlerini kaybetmiş, bu sebeple de hiçbir planı ve ideali olmayan kişilerden uzak durun. Ayaklarınız yere basmasın, bulutların üzerinde bir hayal dünyasında yaşayın! Asla bunu demiyorum. Demek istediğim şu: Gençler, ayakları yere basan, planlanabilen ve programlanabilen ideallere sahip olmalı ve onların peşinden koşmalıdır.

“Hem Fiziki Teması Hem de Sanal Teması Kullanmalıyız”

Sanal birlikteliklerin, birbirleri için fedakarlık yapacak duygu yoğunluğunu sağlayabileceğine dair kaygılarım var. Gerçekten çok merak ediyorum. Örneklerini de görebilmiş değilim. Bir haber de geçiyordu: Nikâhta bir karı koca tek başlarına kalmışlar. Görüntünün altında da şöyle bir yazı vardı: “Birinin beş yüz bin takipçisi diğerinin bir milyon takipçisi vardı ama nikâh salonunda tek başlarınaydılar.” Diyelim ki üç kişi bir dergi çıkarıyor; birisi hasta olduğunda diğeri koşar mı? Yani hiç fiziki teması olmayan, nefesini hissetmemiş, elini tutmamış biri yardıma gider mi? Bu sorular bende cevapsız, cevabını bulamıyorum ama bildiğim bir şey var: Sanal ortama karşı çıkmayla da olmuyor. Bizim en azından ikisini birden yapmamız lazım. Hem fiziki teması hem de bu çağın teknolojisini birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. Başka türlüsü de mümkün değil. Eskiye öykünmek anlamında söylemiyorum. Şimdiki gençler fedakarlıkta eskiyi yakalayamaz, erişemez iddiasında da değilim. Her dönemin fedakarlığı farklı. Dünün gençleri, örnek veriyorum belki sokakta kalmış, kar yağarken, ortalık buz gibiyken, tir tir titreyen kediye-köpeğe yemek götürmeyi aklından geçirmeyebilirdi ama şimdi hiç ummadığın insanların bunu yaptığını görüyorsun. Binbir türlü fedakârlıkları bugünün gençleri de yapabiliyor. Bu yüzden bugünün gençleri dünün gençlerinden geri diyemem. Bunu asla kabul etmem, yine gençler gençliğin gerektirdiği fedakarlığı yapar ama bu sosyal ortamda tanışılan insanlar için yapılır mı? Ben bunun cevabını bulamıyorum.

“KOCAV Gençliği Çölde Vaha Gibi, Cam Fanusta Korunacak Kadar Değerli”

KOCAV gençlerini, hissettiğim gibi ifade edeyim: Çölde vaha gibi görüyorum. Benim gözümde onlar cam fanusta korunması gerekecek kadar değerliler. Bu çağın dışında gibiler. Bu çağın hiçbir olumsuz yanından etkilenmemiş, adeta farklı bir dünyada hayat bulmuş ve yetişmiş gibi pırıl pırıllar. Vakıf çatısı altına girdiğim zaman kendimi hayatın acımasız çarklarından kurtulmuş olarak adeta vahaya çıkmış gibi, cennete girmiş gibi hissederim. Bunda tabii ki Hacı Arif Bey Konağı’nın araç trafiğinden uzak, sessiz halinin de etkisi var ama gerçekte o binaya ruh veren içindeki gençliğin ruh hali. Salgında o mekânın altında buluşamadık, fiziken bir araya gelemedik ama çeşitli uygulamalar üzerinden gerçekleşen Yönetim Kurulu’nda, dergi toplantılarında KOCAV gençliğini gördüğümde aynı hissiyata kapılıyorum. Yine bu dünyanın bütün çirkinliklerinden arınıyorum ve saf berrak yepyeni bir dünyanın içine girmiş oluyorum. “Abartıyor muyum?” diye de soruyorum zaman zaman ama tartıyorum, ölçüyorum, biçiyorum abartmadığımı görüyorum. Yönetim toplantısı yapıyoruz, isimlerini veriyorum; mesela bir Merve Delican ile Semih Yeni’nin iletişimine bakıyorum, inanın iki kardeş o kadar sağlıklı iletişim kuramaz. İlişkilerin son derece içten, samimi olduğu ama asla sulandırılmayan, asla kötülüğe kullanılmayan, hesap güdülmeyen, menfaat beklentisi ile kurulmayan ilişkilerden bahsediyorum. Zaten menfaat ilişkisi ile bizim çatımızın altına gelenler, kısa bir süre içerisinde burada menfaatin olmadığını görüyor ve ayrılıyorlar. Ben onları da fark ediyorum, gitmese de biz gönderiyoruz. Mesela biri geliyor, isim vermeyeyim; “Ali Ağabey Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi çok prestijli. Künyesinde benim ismim de olmalı, bu prestijden ben de payıma düşeni alayım.” diyor. Kardeşim sen bu dergiye emek veriyor musun, bir şey katıyor musun? “Yok.” O zaman o dergiye prestij verenlerin hakkına tecavüz etmeyi nasıl göze alıyorsun? Buna vicdanın nasıl razı geliyor? Bu kabul edilebilir mi?

“KOCAV Gençliği Kader Birlikteliği Yapmıştır”

Vakıf çatısı altında en beğendiğim ve değer verdiğim insanlar -ki çoğunluğu böyledir- Kültür Ocağı’nın işini yapan, üzerine düşeni yapan gençlerdir. En kızdıklarım da –ki sayıları çok azdır, inanın iki el demiyorum, bir elin parmaklarını geçmez- bunlar hizmet etmeyi değil de başkan ve yöneticilere görünerek varlıklarını hissettirmeye çalışanlardır. Onlar iş yapmaz, hizmet etmezler. Sadece görüntü verirler. Biz bunları hemen hissederiz ve hemen mesafemizi koyarız. Bizim için bodrum kattaki Rengâhenk odasındakiler; ebru, hat atölyesindekiler daha evladır. Gerçekten KOCAV çatısı altında bir araya gelenler hiçbir hesabı olmayan, hiçbir gizli ajandası bulunmayan -bu ajandayı ister şahsi çıkar anlamında ister farklı yerlere ve farklı mahfillere hizmet anlamında düşünün- isimlerden oluşuyor. Adeta kalplerinin güzelliği ve aydınlığı yüzlerine yansıyor. Onun için ben Kültür Ocağı’nı hep envaiçeşit çiçeğin yer aldığı bir çiçek bahçesi olarak görürüm. Oraya girdiğimde çok huzurlu ve mutlu olurum. Birbirleri için kaygılanan, birbirlerinin başarısı ile mutlu olan, üzüntülerine ortak olan kader birliği yapmış çok güzel bir ortam oluşturdu KOCAV gençliği. Biz onlarla gurur duyuyoruz.

“Gençlerimizin Varlığı Bize Güç Veriyor”

İnanıyoruz ki onlar bu ülkenin ve milletin geleceğinde önemli mevkilere gelecekler ve çok büyük görevler ifa edecekler. Şu anda ediyorlar zaten. Bugün KOCAV’dan yetişen bir genç, Türkiye’nin güneyinde Suriye’de yaşanan olumsuzlukları gidermek için özel görevlendirilmiş ve orada efsane olarak anılıyor. Bunu arkadaşlarımız gidip kendileri gözleriyle gördüler. Onları misafir etti, Suriye’ye geçirdi. Yine aynı isim Karadeniz’de şu an bir ilimizde oradaki sorunları gidermek için görevlendirildi. Örneğin Adem Bölükbaşı, Fatih Karakaya sosyolog olarak yakın zamanda Türk sosyolojisine damgasını vuracak isimler. Bu isimleri çoğaltmak mümkün. Esra Gültekin’i veya Mesut Aytekin’i bunların gerisine koyamayız, hangisini sayayım? Özetle KOCAV gençliğinden ziyadesi ile memnunuz, onlarla gurur duyuyoruz. Onların varlığı bize güç veriyor. Açık yüreklilikle söylüyorum; onların saflığı, temizliği bize yansıyor ve sorumluluğumuzu artırıyor.

“Gençlerimiz Yeter ki Riyakâr Olmasınlar”

Benim gençlerden bir tek beklentim var. Okusunlar, yazsınlar, vatanlarını sevsinler, milletlerini sevsinler, bu millete hizmet etsinler. Gerçi KOCAV gençliği için bunları söylemek abesle iştigal. Bunları söylemeye gerek bile duymuyorum. Sadece şunu söylüyorum: Kesinlikle olduklarından farklı görünmeye çalışmasınlar. Gençlerden beklentim sadece bu. Yani fedakârlık yapmayacaklarsa her türlü fedakarlığı yapacakmış gibi, dindar değillerse alnı secdeden kalkmıyormuş gibi, cimrilerse cömertmiş gibi görüntü vermesinler. Mevlana’nın dediği gibi “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!” Zaten KOCAV gençliği bunu ziyadesi ile başarıyor.

“Hal İle Tebliğ Şart”

Bu millet en fazla söyledikleri ile yaptıkları çelişen insanlardan çekti. Günümüzde genç kuşağın deist olmasının, deizmin bu kadar yayılmasının en büyük sebebi de bu “Hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme.” söylemidir. Bu millete yapılabilecek en büyük kötülük budur. Şu an birçok yönetici ve kanaat önderi maalesef dedikleriyle yaptıkları farklılık arz ettiği için genç kuşak onların şahsında onların temsil ettiği inanca saygı duymuyor. Şüphe ile yaklaşıyor ve maalesef deist oluyor. Deizmin en büyük sebebi söyledikleri ile yaptıkları farklı olan dindar görünenlerdir. Ben, KOCAV gençliğinin asla riyakarlık yapmamasını, olduklarından farklı görünmemelerini, doğal olmalarını isterim. Ülkelerini ve milletlerini sevsinler, devletlerine hizmet etsinler demeye gerek bile duymuyorum. Zira bunlar KOCAV gençliğinin zaten geninde, ruhunda var. Yeter ki riyakârlık yapmasınlar, inandıkları ile yaşadıkları farklı olmasın. Bu, başta inancımıza yapılabilecek en büyük saygısızlık ve kötülük. Adam Müslüman değildir, her türlü pisliği yapar sorgulanmaz ama adam ben Müslümanım deyip de arkasından aksini yaparsa onun temsil ettiği inanç sorgulanır, sorun haline gelir. Hal ile tebliğ şart; laf ile vaaz ile değil. Yaşayışınla örnek olacaksın. Rol model olacaksın. Şimdi kulağını çınlatalım. Lale (İkram)’yi işletiyordu o zamanlar, Sait Yakut kardeşimiz aynen şunu söylerdi: “Lalezar’a oturan gençlerin arasında KOCAV’lıları hemen tanırım. Onlar oturmasıyla kalkmasıyla, edep, usul ve erkanlarıyla hemen ayırt edilir.” İşte hal ile tebliğ dediğimiz budur. Davranışlarımızla, yaşayışlarımızla ayırt edilelim. Söylediğiniz farklı, yaşadığınız farklı ise kimseyi inandıramazsınız. Sahabe dönemi, ayetler iniyor. Hz. Peygamber ayetleri tebliğ ediyor, sahabe dinliyor. Belirli bir yere geliyor. Sahabe “Dur ya Resullullah ben gidiyorum.” diyor. “Nereye gidiyorsun?” diye sorulduğunda “Ya Allah’ın Resulü, şu ana kadar anlattıklarını hayatıma bir geçireyim, yaşam tarzı haline getireyim ondan sonra yenilerini öğrenmek için geri geleceğim.” cevabını veriyor. Şimdi biz inandıklarımızla amel etmeyeceksek bir kıymeti var mı? Ayet-i kerime ne buyuruyor? “Onlar ki, bildikleriyle amel etmezler. Kitap yüklü merkepten ne farkları vardır?” Bilgi, onunla amel etmen, hayatına şekil vermen için var. Bildiğin ayrı, yaptığın ayrı olursa bir kıymeti yok ki. Onun için biz inandığımız gibi yaşayacağız. Asla yanlış yaşadıklarımızı da doğruymuş gibi inanç haline getirmeyeceğiz.

“Yepyeni Bir Medeniyetin İnşasını Göreceğiz”

Allah’a şükür, hürmetine kâinatın yaratıldığı Peygamberin ümmetiyiz. Allah’ın son hak dinine mensubuz, elhamdülillah Müslümanız. Takva sebebi ile Allah’a kulluk ve hizmet yarışında önde olduğu için şerefli büyük Türk milletinin mensubuyuz. Millet olarak, devlet olarak, medeniyet olarak ortaya koyduğumuz başarılar belli. Bu başarılar gelecekte de neler yapabileceğimizin hem göstergesi hem teminatıdır. Onun için asla karamsar olmayın. Genç kardeşlerime önerim bu. Asla yılgınlığa düşmeyin ve pes etmeyin. Bu saydığımız özellikler, ümmeti olduğumuz Peygamber, mensubu olduğumuz din, üyesi olmaktan gurur duyduğumuz bu milletin varlığı; Allah’ın rızasına uygun yepyeni bir medeniyetin inşasını da hayata geçirebileceğimizin teminatı.

“Bugünkü Medeniyet Anlayışının Tek Alternatifi Türk-İslam Medeniyetidir”

Karamsarlığa, yılgınlığa düşmek, ümidimizi kaybetmek yok. Gelecek bizim! Bizler evlerimizin önünü süpürerek sokakları temizlemeyle başlayacağız. Önce sokaklarımız, sonra semtlerimiz ve şehirlerimiz tertemiz olacak. Böylece Türk İslam şuurunun renk vereceği yepyeni bir medeniyetin ateşini yakacağız. Biz görmesek bizden sonraki kuşaklar görecek. Bu idealden vazgeçmeyecek, asla umudumuzu kaybetmeyeceğiz. Bizimle yarış halinde olan Batı, Çin ve Hint medeniyetlerinin insanlığı getirdiği durum ve yeni bir vaatte bulunamaması kendi medeniyetimizi tek alternatif haline getiriyor. Yaratılanı yaratandan ötürü seven, insan odaklı şuur ve medeniyet tasavvurumuz; insanlığın tek ümidi ve kurtuluşudur. Bunu kuracak olan birikim ve irade de bu millette ve genç kuşakta var. Ben buna inanıyorum.

 

Hazırlayan: Merve ÖKSÜZ (KOCAVlı Mezun)

Kübra ÖZKAN (KOCAVlı Mezun)

Meryem KARAKULAK (KOCAV Mezunu)