GALATA SURLARINDA KOCAV

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!”

Sana bir başka tepeden baktık biz de aziz İstanbul. Bu yılki şehir içi gezimizi Yrd. Doç. Dr. Fatih Köse hoca mihmandarlığında gerçekleştirdik. 23 Nisan sabahı Sokullu Mehmet Paşa Camii’nden başlayarak Galata sokaklarında kaybolan tarihimizin peşine düştük. Yol boyunca yeri geldi harap olan eserler için üzüldük, yeri geldi yeni şeyler öğrendiğimiz için sevindik ama yüzlerdeki şaşkınlık duygusu hiç silinmedi. Belki de birçok kez geçtiğimiz sokaklardan bu sefer tarihin perdelerini aralayarak geçtik. Şimdi ise bu keyifli geziden bazı ayrıntıları sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Sabah saat 10 buçuğa yaklaşırken Sokullu Mehmet Paşa Camii önünde bir araya geldikten sonra ilk istikametimiz yine bu cami oldu. Binası deniz üzerine oluşturulmuş bir yapı. Hocamızın söylediği üzere bu eser Sokullu Mehmet Paşa henüz kaptan-ı derya iken yapılmış. O tarihlerde ise kaptan-ı deryalara kara üzerinden eser yaptırmak için bir yer verilmemesi sebebiyle yapının deniz üzerinde inşa edilmiş olabileceğini öğrendik. Cami mimari yapı olarak Edirne’deki Selimiye Camii’ni anımsattı bizlere. Onun daha küçük yapıda olanı. Yakın bir tarihte restore edilen camide tarihten kalıntılar oldukça az lakin süsleme ve hatların gerçeğe oldukça yakın olduğu söyleniyor. Caminin en dikkat çeken özelliği ise akustiği. Herhangi bir ses cihazına ihtiyaç duyulmadan sesin mihraptan en arka saflara kadar ulaşması tavanda ki kubbeler sayesinde oldukça kolaylaşmış. Bu ise yapıya Mimar Sinan’ın elinin değmiş olmasının en naif kanıtı sayılabilir. İbadethane deniz üzerinde bulunduğu için yerden biraz yüksekte ve alt katında gerek depo gerek su basmasını önlemek amacıyla bir bölme bulunuyor.

Camiden çıktıktan sonra birkaç adım ilerimizde karşımıza Saliha Sultan Çeşmesi çıkıyor. Maalesef yanlış şehir planlaması yüzünden kuytuda kalmış ve hak ettiği özeni görememiş bu çeşmenin, sokakta yaşayan insanların yaktığı ateş yüzünden yer yer işlemeleri ve mermerleri zarar görmüş, çeşme başlığı kırılmış hatta su havuzu kısmı evsizler için barınak haline gelmiş. Sebil bölmesinin ise çoktan kapısına kilit vurulmuş. Oysa ki bu eserin çok da güzel bir hikâyesi var:

IV. Mehmet'in eşi Rabia Gülnuş Valide Sultan, İstanbul'da bir gezintiye çıkar. 
Bir ara Unkapanı Köprüsü'nün karşı ucundaki Azapkapı'ya da uğrar. Orada sevimli ve bir o kadar da tatlı bir kızcağızın oturmuş, gözyaşı döktüğünü görür. 
Yaklaşır, bakar ki çocuğun önünde kırılmış bir testi var. Şefkatle seslenir: “Yavrucuğum niçin ağlıyorsun, boşuna gözyaşı dökme. Kırılan testi olsun. Sil gözünün yaşını. İşte sana testinin parası. Hemen yenisini al.” 
Kızcağız yaşlı gözlerini silerek baktığı Rabia Sultan'a titrek sesle cevap
vermeye çalışır: “Ben testi kırıldığı için ağlamıyorum. Sabahtan beri iplik gibi akan su başında bekleyip de doldurduğum testinin suyunu, hizmetçilik ettiğim eve götüremeyecek kadar beceriksizlik gösterdiğim için ağlıyorum”
Rabia Gülnuş Valide Sultan bu akıllıca cevaptan çok memnun olur. Orada kızcağızın kim olduğunu soruşturur. Ana-babadan yetim, “Saliha” isminde bir öksüz olduğunu, hayırsever bir ailenin yanında karın tokluğuna hizmetçilik ettiğini öğrenir. 

Hemen gidip kızcağızı aileden ister, saray terbiyesine alır. Fevkalade akıllı olan öksüz Saliha, kısa zamanda inkişaf eder, her konuda sarayda örnek bir hanım haline gelir. 

Rabia Gülnuş Valide Sultan onu, Padişah 2. Mustafa Han ile evlendirir. Böylece öksüz ve yetim Saliha, “Sâliha Dilâşub Sultan” olur. 

Ne var ki, Saliha Sultan, geçmişini asla unutmaz. Öksüzlüğünü, hizmetçiliğini, hatta kırdığı testinin başında ağlarken elinden tutulup da böylesine eşsiz bir mevkiye çıkışını, hep düşünür.

Bir gün, çocuk iken testisini kırdığı, başında gözyaşı dökerken elinden tutulup da saraya getirildiği yere gider. Sessizce yine gözyaşı dökmeye başlar. Meraklananlar sebebini sorarlar. O da geçmişteki hadiseyi onlara anlattıktan sonra emrini verir: Testimin kırıldığı bu yere öyle bir çeşme yapılsın ki, asırlar geçsin ama çeşmenin suyu bitmesin, sanatı gözden düşmesin. Testisini kıran kızlar bir daha dolduramam diye gözyaşı dökmesin. Suyu bol aksın” 

Çeşmeyi tekrar geldiğimizde burada bulabilmek ümidiyle oradan ayrılıp
Galata surlarından sokaklarına doğru adımlarımızı attık. Bu arada surları takip edip bir tepeye çıkarsanız, izbe ve harap olmuş tepelere Allah tarafından armağan edilmiş bir manzarayla karşılaşabilirsiniz (okuyucuya tavsiyemizdir siz yine de tek başınıza gitmeyin). Pazar günü olmasının en büyük avantajı ise normalde tıklım tıklım olan sokakların oldukça sakin olması... Boş sokaklarda gezerken her köşesi tarih olan bir semt, bir tarih nasıl yok edilir onu gördük. Birçok özel dokunun ve eserin düşüncesizce günlük yaşam koşuşturmacında önemini yitirmesinin birçok örneği vardı; mezar taşlarının duvarda destek malzemesi olarak kullanılması, tarihi mahalle çeşmelerin üzerine kaçak katların çıkılması, sadaka taşlarının çöp kutsu yahut kül tablası olarak kullanılması…

Yolumuza Arap Camii’ni ziyaret etmek için küçük bir ara verdik. Caminin giriş kapısı at nalı şeklinde. Endülüs Emevilerine ait olan bu şekil mabedin sanatsal yapısı hakkında da bilgi veriyor. Bahçesinde büyük bir su deposu var, bu depo semte çıkan yangınlara müdahale etmek için kullanılıyormuş. Caminin adı ve yapımı hakkında çeşitli rivayetler mevcut. Hocamızın anlattığına göre burası önceden Katolik Kilisesi imiş.  Fetih sonrasında ise cami olarak hizmet vermeye başlamış. Bir diğer rivayete göre Fatih Sultan Mehmet burayı fethettikten sonra Endülüs Araplarını bu semte yerleştirdiği için caminin adı da Arap Camii olmuş. Başka bir rivayette ise, Araplar İstanbul’u fethetmek için beş kere kuşatma altına almışlar şehri, bu kuşatmaların ilkinde ise buraya gelerek bu camiyi yapmışlardır. Yani ilk önce cami sonra kilise ve tekrar cami olmuş. Farklı bir rivayete göre ise kilise olarak inşa edilmiştir. Tarihi kaynakları kesin olmadığı için net bir bilgi yok. Caminin içerisinde ise arkadaşların ve hocamızın ilgisini çeken şey, çilehane bölmesi duvarındaki Osmanlıca ve Arapça bazı yazılar ve hesaplar oldu. Fatih hocanın söylediğine göre Evliya Çelebi başta olmak üzere birçok seyyah gittikleri yerlerde duvarlara küçük notlar alırlarmış. İkinci dikkat çeken özellik ise caminin mihrabın arkasının yatay bir genişlikte değil de, dikey bir uzunluk oluşturması. Bu özelliği kafalarda kilise olarak inşa edilme fikrini kuvvetlendiriyor. Ama dönemin mimari yapısını tam olarak bilemediğimiz için kesin bir sonuca varamadık. Caminin dış kısmındaki bazı Bizans süsleme kalıntıları ve Katolik simgesi kanatlı aslan cami hakkında detaylı araştırma yapılması fikrini oluşturdu bizlerde.

Bir sonraki durağımız ise Bankalar Caddesi oldu. Burada hocamızdan aldığımız bazı bilgilerle tarihi birçok olaya dair kafamızda hem yeni soru işaretleri oluştu hem de eski soru işaretlerinin bir kısmı cevaplanmış oldu. Fransız Şair Andrea Chenier’in doğduğu evi dışarıdan görme imkânı bulduk. Daha sonra Salt Galata Kültür ve Sanat Merkezi’ni gezdik. Sen Piyer Kilisesi’ne müsait olmadığı için ve Aşkenaz Sinagogu’nu ise iznimiz olmadığı için gezemesek de hocamız tarafından küçük bilgiler edindik. Galata Kulesi’ne ise yoğun ilginin oluşturduğu kalabalık yüzünden çıkamadık lakin gerekli bilgiyi ve buranın hangi günler ve hangi zamanlar ziyaret edilmesi gerektiği konusunda Fatih hocadan küçük tiyolar aldık. Galata Kulesi, 1348 yılında Cenevizler tarafından denizden gelebilecek tehlikeleri görmek ve önlem almak amacıyla gözetleme kulesi olarak inşa edilmiş. Zamanla zindan, yangın kulesi, gösteri yeri, depo ve meteoroloji merkezi olarak da kullanılmış. Günümüzde hem müze hem de restoran olarak kullanılmakta. Hazerfan Ahmet Çelebi’nin de kanatlarıyla uçtuğu kule burasıdır.

Öğle yemeğinden sonra gezimizin son durağı ise Galata Mevlevihanesi oldu. Mevlevihanenin girişi ve bahçesinde rengârenk çiçeklerle karşılandık. Hocamız geziye başlamadan önce bina hakkında ve diğer Mevlevihanelerin isimleri ve yerleri hakkında kısa bilgiler verdi. Burası 2. Bayezit döneminde yapılmış. İlk olarak Divan Edebiyatı Müzesi’ne dönüştürülüp, sonra Mevlevihane Müzesi olmuştur. Şeyh Galip’in türbesi de bu yapı içerisindedir. Ayrıca Halet Efendi Kütüphanesi burada bulunmaktadır. Kütüphanedeki kitaplar Süleymaniye Kütüphanesi’ne aktarılmış. Bahçede önceki yıllara ait restorasyon kitabeleri sergilenmekte. İçeride ise Mevlevilerin kullandıkları eşyalar, çeşitli tekke mensuplarına ait ve onları sembol eden kıyafet ve sarıklar sergilenmekte. Birçok Türk Musikisine ait enstrüman bulunmakta; keman, ud, kanun, ney… Pek çok hat sanatı ve iki tane de mesnevi nüshası yer alıyor. Semahanesi ise oldukça ilgi çekici birçok ünlü divan sanatçısı bu bölmede sanatlarını sergilemişler ve bunların bir kısmına hocamız Fatih Bey de öğrencilik döneminde katılma imkânı bulmuş. Binayı gezdikten sonra Mevlevihane’nin mezarlığında hocamızla birlikte değerli zatları ziyaret ettik ve en sonunda Şeyh Galip’in Türbesi’ni de ziyaret ettikten sonra geziye katılan arkadaşlarla Fatih Bey’e bu güzel gezide bize rehberlik ettikleri için teşekkür ederek kendilerini uğurladık.

Hazırlayan: Naciye UYGUN (Gelişme 2)