ERMENİLER İLE KÜLTÜREL İLİŞKİLER

Vakfımızda “1915’den 2015’e Tarih Muhasebesinde Ermeni Meseleleri” üst başlığı ile gerçekleştirdiğimiz Konferans/Panel/Açıkoturum dizisinde şubat ayının ikinci konuğu Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu, Doç. Dr. Fatih Sancaktar’ın takdiminden sonra konuşmasına, 20 Şubat’ta şehit edilen Fırat Çakıroğlu’na ahde vefa ile ruhuna Fatiha göndermemizi isteyerek başladı.

Kültürel İlişkilerin Başlangıcı ve Süreç

Türk Ermeni ilişkilerini kültürel bazda ele alan hocamız, bu ilişkilerin başlangıcı ve süreci hakkında şunları söyledi: ‘‘Ermeniler bizim kadim hemşerilerimiz. İlk tanışıklığımız da İslam Devleti zamanında, Abbasiler zamanında başlar. Sonra Kafkasya’da Sacoğulları diye bir devlet kuruldu 10. yüzyılın sonlarında. Ermenilerle bir münasebetimiz oldu. Sonra göçler, Türklerin Anadolu’ya gelişi vesaire o esnada 11. yüzyılın başından itibaren daha sıkı komşuluk ilişkilerimiz başladı. Gariptir tabi

Anadolu’da Rumlar da vardı. Rumlarla komşuluk ilişkilerimiz Ermenilerle komşuluk ilişkilerimize hiç benzemiyor. Daha garibi Ermenilerle Rumların ikisi de Hristiyan olmasına rağmen, Ermeniler, Yahudilerden nefret ederken Rumlarla da komşuluk yapmazlar. Hatta çoğu zaman aralarında anlaşmazlıklar çıkar kiliseler, mezhepler yüzünden; mezarlık kavgaları meşhurdur. Ama Ermenilerle Türklerin bu anlamda keskin bir dini fark olmasına rağmen bu anlamda anlaşmazlıkları yok. Malum emperyalist güçlerin, ayrılıkçı düşünceleri memleketimize bulaştırdıkları döneme kadar (19. yüzyılın sonlarına kadar) bu anlamda iki halk arasında anlaşmazlık yok. Tam tersine çok güçlü bağlar var. Din dışında birkaç örnek vermeye çalışacağım. Din dışında birçok şeyimiz ortak. 1926 yılında Bakü’de 1. Türkoloji Kurultayı düzenlenir. Orada bir Ermeni bildirisinde Ermenice’den Türkçe’ye 200 tane kelime geçtiğini, Türkçe’den Ermenice’ye 4000 tane kelime geçtiğini söyler. Bunu bir Ermeni’nin söylemesi iyi. Gerçi günümüzde çağdaş araştırmacılar bu konuda daha iyimserler. Ermenice’den Türkçe’ye 800 kelime geçtiğini söylüyorlar. Bu Ermenilerin kullandıkları kelimeler fakat şunun vurgulanması lazım, bir kere Ermeniler Türkiye’de yaşadıkları sürece Türkçe konuşmuşlardır. Kendi dillerini de muhafaza etmişlerdir ama Türkçe konuşup Türkçe yazmışlardır. Hatta ilmihal kitapları, dua kitapları, folklorik kitaplar, mektep kitapları bile Türkçedir.’’

Kullanılan Dil ve Edebiyat

Eskiden Ermeni ve Türklerin köy ve şehir hayatını anlatan belgesel roman ve öykülerin varlığına değinen hocamız buna örnek olması için bir kitaptan alıntı yaparak şunları söyledi: ‘‘Kitapta; biz, Ermeniler, Kürtler ve Türkler ‘‘k’’ yerine ‘‘g’’ kullanırız diyor ve çok örnekler veriyor: Guruçay, garataş, garagaya gibi. Gündelik hayatta kullandığımız gardaş, gınagecesi, gocagarı, bacılıg gibi böyle vurgu yaptığı husus üç milletin dilinin aynı olması; Türkçedeki dönüşlerin de aynı şekilde topluluğunun  lisanına yerleşmiş olması.’’ Ermenilerin romanlarında kullandıkları eski Türkçe kelimelerin insana hem onur hem de üzüntü verici olduğunu söyleyen hocamız üzüntüsünün sebebini bizim romanlarımızda kitaplarımızda bile o kelimelerin kullanımının azlığına bağlıyor. Bizde unutulan şeylerin bir Ermeni’nin lisanında yaşıyor olduğunu söylüyor. Ermenilerin edebiyatlarına baktığımızda Türkçeyi tercih ettiklerini görüyoruz diyen hocamız sözlerine şöyle devam etti: ‘‘Aslında hiçbir mecburiyetleri yok Türkçe yazmak için çünkü Osmanlı’nın serbestlik ortamını biliyorsunuz. 1618’de kendileri tarafından yazılan bir dua kitabının Türkçe olduğunu görüyoruz. Bizim en büyük düşünürlerimizden Nasreddin Hoca hakkında Ermenilerin yazmış olduğu 1837 ile 1929 tarihleri arasında sekiz tane kitap var. Bizde bu kadar yok. Ermenilerin 18. yüzyıldaki en büyük şairlerinden Sayat Nova’nın bir tane dörtlüğünü okumak istiyorum;

Gavas olup deryalara dalmışam

Ferhat gibi aşk hikâyesi dermişem

Mecnun gibi Leyla deyip kalmışam

Gözüm kalmış nazlı yârin yolunda

gibi tamamen bizden ama tamamen de onlardan...”

Ağıt ve Türküler

Tehcir hadiselerine de değinen hocamız bu süreç içerisinde oluşan ağıt ve türkü gibi eserlerden bahsederek bunların bazılarının da son zamanlarda bizdeki türkü ve ağıtlardan uydurulduğunu şu şekilde anlattı: ‘‘Örnek verecek olursak; “Ağaçlardan kuş uçtu/ Yandı yürek tutuştu/ Yanma yüreğim yanma/ Ayrılık bize düştü/ Muhacirlik bize düştü.” Herkesin bildiği bir mani veya bir türküdür bu. Daha ilginç bir şey söyleyeyim: “Derzor çölünde üç ağaç incir/ Elimde kelepçe boynumda zincir/ Zincir kımıldadıkça yüreğim incir/ Dini uğruna ölen Ermeni” falan diye devam ediyor. Bizim derlemiş olduğumuz meşhur Kerkük türküsünün bozulmuş şekli: “Şu dağın ardında Ermeni kızı var/ Gidin bakın çantasında nesi var.” Bizim bildiğimiz Muş türküsünün bozulmuş şekli. Tabi bunu bugünkü gençlere okutuyorlar Ermeniler. Buradan şu sonuçta çıkabilir, yapacak şeyleri yok, Türkler tarafından yapılmış ağıtları kendilerine uyarlıyorlar. Tabi burada önyargılı Ermenileri kastediyoruz. Bizimle zıt tezleri savunan kesimler için bunu söylüyoruz.’’

Tiyatro ve Mimari

‘‘Osmanlı’da tiyatronun ilk kurucuları, uygulayıcıları Ermeniler malumunuz. Osmanlı Dram Kumpanyası gibi, kendileri yazıp kendileri oynadıkları gibi, Türk oyuncuları da zaman zaman oynatmak suretiyle Türk halkıyla tiyatroyu tanıştırmışlardır. Tabi bu müzikçiler, tiyatrocular konusunda hepsi için iyimser olmamız mümkün değil. Özellikle tiyatro konusunda Manakyan’ın mesela zaman zaman Türkleri küçük düşürücü, Osmanlıları, Selçuklu tarihini inkâr edici oyunları skeçleri de olmuştur. Bunları unutmak mümkün değil ama sanat olarak baktığımızda tiyatroya Ermenilerin katkısı olduğunu inkar edemeyiz.’’ Mimari konusunda Mimar Sinan gibi devşirme Müslümanlar olduğu gibi Hristiyan kalmış mimarların da olduğunu söyleyen hocamız bunlardan olan Balyan ailesi hakkında yanlış bilinenleri şu ifadelerle açıklığa kavuşturdu: “Ermeni meselelerini savunanların eserlerini okuduğunuz zaman İstanbul’u tamamen Balyanlar yapmış gibi gözüküyor, başta Dolmabahçe olmak üzere fakat öyle değil. Tarihçi uzman arkadaşımız Selman Can, Balyanların abartılacak kadar büyük mimar olmadıklarını arşiv belgeleriyle ispatlamıştır, Balyan ailesi müteahhittir, müteahhit olmaktan öte gitmemiştir…’’ kültürel ilişkileri bu bağlamlarda inceleyen hocamız sorulan sorulara yanıt vererek konuşmasını tamamlamıştır.