AKADEMİSYENLİK BİR İPTİLA MI YOKSA MECBURİYET Mİ?

“Hele bir üniversiteye kapağı atayım da gerisi kolay…” Bu cümleyi hemen hepimiz hayatımızın bir döneminde kurmuş, bu cümleye inanmışızdır. Ve fakat üniversiteye başladığımızda hayatımızın hiç de sandığımız gibi kolaylaşmadığını veya kolaylaşmayacağını tecrübe etmişizdir. Henüz üçüncü sınıftayken boğazımızın ortasında bir yumru hissederiz. Gelecek kaygısıdır o yumrunun adı. Dördüncü sınıfa geldiğimizde o yumru büyür büyür ve taşar… Bazen bir komşu teyze kılığında, bazen bir eniştemiz kılığında, bazen aynada… Karşımıza dikilir ve sorar: “Eeee okul da bitiyor şimdi ne yapacaksın?” Okuduğumuz bölümlere göre alternatiflerimiz artar veya azalır; cevaplarımız uzar veya kısalır. Bazılarımız daha birinci sınıftayken ne istediğini biliyordur ve en ufak bir değişiklik olmaz fikrinde. Bazılarımız ise zamana bırakmıştır her şeyi, “zaman gösterecek” hayat sloganı olur. Pek çoğumuz öğrencilik için doğduğunu anlar daha yolun en başında… Bazılarımız ise gidecek başka bir yolu olmadığı için tercih eder ömür boyu öğrenciliği. Bazılarımız için bir iptiladır öğrenmek, öğrenmeyi meslek edinmek… Kimilerimiz için askerliği, kimilerimiz için hayatı ertelemenin en kestirme yolu… Amaç ne olursa olsun daimi öğrenciliğin aracı akademisyenliktir.

Biz de genç akademisyenlere, akademisyenliğe başlama sebeplerini; hali hazırda ne gibi çalışmalar yaptıklarını; akademisyenliğin onlar için bir iptila mı yoksa bir mecburiyet mi olduğunu; akademiye başladıktan sonra fikirlerinin değişip değişmediğini; akademide umduklarını bulup bulmadıklarını sorarak onlar için akademinin tanımını sorduk. Sorduk ki hali hazırda boğazlarının tam ortasında yumru bulunan, geleceklerine dair dilemmalar yaşayan arkadaşlarımız akademisyenliği alternatif olarak ya da hayatı ertelemek için bir araç olarak düşünmeden evvel, fıtratlarına uygun olup olmadıklarına karar versinler.

Akademi Allah’ın Rızasını Kazanmak İçin Bir Fırsat

Arş. Gör. Canan Özge EĞRİ

(İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Bölümü)

İnsan gönlüne dokunarak bu yolla Allah rızasını kazanmak, din ve vatan için gençleri yetiştirmek, kendi ilmimi sistematik biçimde arttırmak için akademisyen olmak istedim. Bunun için değer verdiğim hocalarımın sohbet halkasında bulunmaya çalıştım, alan ve alan dışı okumaları yapmaya devam ettim. Hâlihazırda da okumalara devam ediyorum, gönüllü olarak öğrencilere ders anlatıp danışmanlık yapmaya çalışıyorum. Vakıfları ve dernekleri takip ediyorum. Akademisyenlik benim için vazgeçilmez bir meslekti. O yüzden bu yolda ilerledim. Hâlâ da aynı kanaatteyim, nadir durumlarda gönül kırıklığı yaşattığı için üzülüyorum… Akademiyle ilgili beklentim yüksek değildi. O yüzden umduğumu hem buldum hem de bulamadım. Ama başka bir meslekte çalışmayı düşünemem. Akademiyi, Allah rızasını kazanmak için fıtratıma en uygun yol olarak tanımlayabilirim.

Dünyam Kitaplarla Tuğla Misali Örülsün İstedim

Arş. Gör. M. Fatih KARAKAYA

(İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü)

Meslek, her şeyden öte insana bir hayat tarzı da sunar. Mesleği icra ederken ve meslekî rütbeler içerisinde ilerlemek isterken göstereceğiniz gayret, sizin mesainizi, gündelik başka uğraşlarınızı, zihninizi ve hatta bedeninizi şekillendirmeye de katkıda bulunur. Yirmili yaşlarının başında bu gerçeği naif bir biçimde sezmiş bir kişi olarak, bölümümün (işletme) benden isteyeceği ve şekillendireceği hayat tarzının beni tatmin etmeyeceğini, yaşamak istediğim hayatın o olmadığına karar verdim. Benim dünyam, kitaplarla tuğla misali örülmüş ve içinde masal kahramanlarından toplumsal tiplere muhayyel mahlûkların cirit attığı, tarihî olayların tekrar tekrar yaşandığı, iktisadî, siyasî, entelektüel olgu ve süreçlerin sırlarının perde perde aralanıp yeniden örtüldüğü bir diyar olsun istemiştim. Akademi modern iş hayatında buna el veren birkaç alandan bir tanesiydi. Akademisyen olmak için hem çok şey yaptım hem hiçbir şey yapmadım. Lisans yıllarımda derse gitmek yerine kütüphaneye giden ve kapanana kadar (açık raf sisteminin de yardımıyla) doymak bilmeyen okuma açlığını doyurmaya/körüklemeye çalışan, notları kötü bir öğrenciydim. Bölüm derslerine devamı kötü, notları kötü, okulu uzatmış bir müzmin tembeldim bir yandan. Ama öbür yandan sosyoloji, felsefe, tarih, politika gibi bölümlerden aldığı seçmeli dersleri hiç kaçırmayan, resmen almadığı dersleri takip eden ve kalan vakitlerde canının istediğini okuyan, derslerdeki “zorunlu” okumalar bir yana, “ileri okuma önerileri” başlığı altındaki kaynaklara başvuran biriydim. Ancak tüm bunlar benim için bir keyif aracı, bir hobi gibi bir şeydi. O nedenle aslında pek de “ekstra” bir şey yaptım denemez. Ancak elbette sadece okur olmak, eskilerin deyişi ile tecessüs sahibi olmak akademiye girmek ve orada kalmak için yeterli değil. Akademi, tıpkı hayatın diğer sahaları gibi bir insan ilişkileri yumağı. İlişkiler kurmak, geliştirmek, emek vermek gerek. Hoca tanımak, rahle-i tedrislerinden geçmek, eteklerinden tutmak, ama sorgulamak, eleştirmek ve bütün o azgın tecessüsü ve doymak bilmez okuma açlığını disipline edecek, terbiye edecek, mecraına dökecek bir dirayet de koymak gerek. Bu anlamda, üniversite dışında ders, seminer, atölye, konferans gibi imkânlar sunan mahfillere girip çıkmak, kıymetli hocalarla vakit geçirmek gerek. Hali hazırda bir doktora tez çalışmam var. Dolayısıyla konumla ilgili ve konunun yanını yöresini dolduran, onu bu karmaşık toplum denen ilişkiler ağı içerisinde benim için daha anlamlı kılacak alanlarla ilgili okumalar yapıyorum. Onun dışında biraz daha yorulduğum zamanlarda özellikle, dinlenme amaçlı, başkaca konular ve benim için yeni alanlarla ilgili okumalar yapıyorum. Bir de okuma grubu çalışmalarımız var. Orada da takip etmem gereken bir okuma düzeni var. Arada yazmak da gerekiyor. Düşünce Dergisi var. Sosyoloji Dergisi yönetici editörlüğü nedeniyle yürütmem gereken editöryal faaliyetler var. Ve son olarak çeviri… Lisans bitip akademide bir kadrom olmadığı zamanlar, işletme diplomasını kullanıp plazalarda kaybolmaktan beni kurtaran çeviri faaliyeti halen çeşitli vesilelerle devam ediyor. Bu okuma, yazma ve editörlük işleri arasında bir yerlerde de çeviri üzerinde çalışmalar var hep. Akademisyen olmak benim için vazgeçilmez demek çok iddialı olur ama elbette istediğim yer şu an size bu satırları yazdığım yerdi. Bir üniversitede, odamda, masamda, hemen kolumun yanında, geri dönmek üzere öylece bıraktığım açık bir kitap ve aklımın bir köşesinde yazmak istediğim başka yazılar, baskıya giden ilk kitabım, başlamak üzere olduğum yeni bir çeviri, katılmak üzere hazırlandığım bir uluslararası kongre vs. Bu hayat için bir karar vermek gerekiyordu ve bir fedakârlıkta bulunmak. Maddi anlamda bir fedakârlık yaptım diyebilirim, ülkenin en prestijli işletme bölümü diplomasını hiç “işletmeyerek”. Ama mutluyum, huzurluyum. Bunda çalıştığım kurumun huzurlu ortamı da önemli pay sahibi elbette. Belki bir cadı kazanına düşseydim akademiden soğuyabilirdim. Biraz da nasip sanırım. Gayret bizden, Tevfik Allah’tan. Akademiyi şöyle tanımlayabilirim: “Daima öğrenci olduğunuz, okuyup araştırdığınız ve tüm bu süreçler içerisinde aslında daha öğrenilecek ne çok şey olduğunu düşündüğünüz, bu müptelayı yeni yeni öğrencilere aşılamaya çalıştığınız ve üstüne üstlük size bunun için ödeme yapıldığı bir yer…”

 

Bilgiyi Geliştirecek Nesilleri Yetiştirmek

Arş. Gör. Ahmet Cingöz

(Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi)

Ortaokul sonu-lise başında moleküler biyoloji ve genetik okuyacağım diye kafaya koymuştum ve hep istediğim araştırmaya yönelik çalışmaktı. Bu alanda da en doğru seçimin akademisyenlik olduğuna karar verdim. Üniversitede boş zamanlarımda bir hocanın laboratuvarında çalışmaları izleyerek başladı serüvenim. Son yıllara doğru kendi küçük çalışmalarım da olmuştu. Bunun haricinde yarıyıl ve yaz tatillerimde gönüllü stajlara katıldım. Bir de akademisyen olmaya en başından beri karar verdiğim için bu alanda okumalar yaptım ve İngilizcemi geliştirmek için çalışmalarda bulundum. Hali hazırda Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde moleküler tıp alanında doktora yapıyorum. Beyin kanseri üzerine çalışıyorum. İlk başlarda kesin kararlıydım akademisyen olmak için. Zaman zaman fikrimin değiştiğini söyleyebilirim. Ama belki de okuduğum bölüm gereği akademi dışında pek bir çalışma alanı düşünmedim. Hala da aynı kanaatteyim; tekrar sınava girsem belki farklı bir bölüm okurdum ama yine de araştırma ve akademi alanına yönelirdim. Şu an bulunduğum üniversite akademik çalışmaya bir hayli teşvik ettiği için mutluyum ama bu sürece kadar geldiğim yollara ya da üniversitelere bakıp genelleme yapacak olursak maalesef umduğumu akademide bulamadım. Ama yine de başka bir meslek düşünemem. Daha çok akademik alanda çalışmak istiyorum. Başka bir mesleğe yönelsem bile (özel sektör gibi) bir ayağımın yine akademide kalmasını isterim. Ben akademiyi şöyle tanımlayabilirim: “Bilginin üretildiği ve bunu geliştirerek sürdürecek nesillerin yetiştirildiği kurum.”

 

Fiziki ve Zihni Yorgunluğumu Manevi Doygunlukla Unutuyorum

Arş. Gör. Esra Gültekin

(Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Hukuk Fakültesi)

Bu sene araştırma görevliliği mesleğimde üçüncü yılımdayım. Artık mesleğime tam anlamıyla alışmakla beraber benimseme sürecini de tamamladım. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki araştırma görevliliği hakkında genellemeler yapmak pek mümkün değildir. Çünkü herkesin muhatap olduğu şartlar mesleğinin şekillenmesine yol açıyor. Nasıl bir üniversitede, nasıl bir hocayla, hangi bölüm ve hatta hangi ana bilim dalında çalıştığınıza göre mesleğiniz farklı bir şekle bürünecektir. Bu şartlara göre ya gece gündüz çalışan bir araştırma görevlisi olursunuz ya da karışanı görüşeni olmayan, hiç yorulmayan, üzülmeyen bir araştırma görevlisi olursunuz. Evvel işin olumsuzluklarına bakacak olursak, bunları gerek üniversiteler gerekse adaylar açısından ayrı ayrı ele almak gerekebilir. Maalesef üniversiteler her zaman kafamızda kurguladığımız gibi olmayabiliyor. Hayaller kurarak, gözümüzde büyüterek gittiğimiz üniversitelerin bilim yuvası değil; şahsi hesaplaşmaların, anlamsız kapışmaların veya kişisel egoların yarışma sahnesi olduğunu görebiliyoruz. Bir de ticarethane gibi idare edilen ve araştırma görevlisini iş gücü olarak gören genelde vakıf üniversitelerini eklerseniz bu işten koşarak uzaklaşmanız gerekiyor. Ne yazık ki çevremizde sürekli bu anlamda hazin hikâyeler, bozulmuş psikolojiler, isyan eden genç insanlar, ilk fırsatta akademik kariyerine son veren kişiler görebiliyoruz.

Üniversitelerden kaynaklı sıkıntılar olduğu gibi bu işe aday olan kişilerin algılarından kaynaklı da sıkıntılar çıkabiliyor. Araştırma görevliliğini düzenli maaşı olan veya sadece oturup kitap okunan, nezih rafine ve süslü bir iş olarak algılayan kişilerle çok karşılaşıyorum. Ama şunu ifade etmek gerekir ki ömür boyu sürecek olan bir gayret ve altında ezileceğiniz ağır yüke karşılık aldığınız maaşın çok da bir ehemmiyeti kalmıyor; bu gelir başkaca daha kolay yollarla da sağlanabilir. Diğer yandan bulunduğunuz konuma göre o kadar işinizle alakasız veya alakalı olmakla birlikte yapması size zül gelecek o kadar çok meşguliyetle karşılaşıyorsunuz ki dışarıdan çizilen o araştırma-okuma tablosuna ulaşabilmek için zamanın içinden zaman çıkarmaya çabalayabiliyorsunuz. Tüm bu olumsuzluklara rağmen çok şükür ki ben çok iyi şartlarda bu mesleği tanıdım. İnsancıl bir idari yapıda, kendisinden her daim hem akademik hem kişisel gelişim anlamında katkı gördüğüm bir hoca ile çalışıyorum. Birlikte çalıştığım kadro ile çok uyumlu ve huzurlu çalışıyoruz. Bu sebeple meslek hakkında olumsuz değerlendirmelerin müellifi ben olamam. Ancak ben de gerek hukukun bizatihi kendi zorluğu gerekse ana bilim dalımın hukuk içinde en kapsamlı ve belki de en ağır alan olmasının getirdiği zorluklarla ciddi mücadele etmek durumunda kalıyorum. Hem teamülü olarak hukuk fakültelerinde araştırma görevlilerine yüklenen birçok görevi yerine getirmek hem alanda ilmi anlamda derinleşmeye çalışmak hem de kendi tezimi tamamlamak durumunda kalmak gece gündüz çalışmama, fakülteden çok geç saatlerde çıkmama, 7/24 zihnimin meşgul olmasına ve sürekli artarak devam eden bir gayret sürecine neden oluyor. Bu yorucu tempo dışarıdan bakanların beni genelde tükenmiş görmesine sebep oluyor. Fiziken ve zihnen yorulmuş olsam da manen doyum sağladığım bu işte olmak beni çok memnun ediyor. Beni dışarıdan müşahede edenler, zoraki bu işi yaptığımı veya keyif almadığımı düşünüyor olabilirler. Ancak tam aksine çok severek, çok keyifle, kendimi bularak işimi yapıyorum. Gerek hukukun teorik temelde ağır külfeti gerekse malzemesi insan olan bir işle iştigal ediyor olmak, yani hoca namzedi olmak, beni ağır bir sorumluluğun altında ezdiği kadar bir yandan da tarifsiz bir memnuniyete sürüklüyor. Henüz yolun çok başında olmakla beraber, hem hakkın ve adaletin en iyi şekilde öğretilmesi noktasında hem de güzel insanların yetiştirilmesi noktasında işimi iyi öğrenebilmek ve gelecekte iyi uygulayabilmek için bir yandan dua ediyor bir yandan da sebatla çalışıyor, azmediyorum. Meslekten önceki aşamalarıma baktığımda, akademisyenlik, ülkenin siyasi şartları dolayısıyla benim hayalini kuramadığım şeydi. Bu mesleği canı gönülden istemekle beraber hiçbir zaman hayatımın tek seçeneği olarak görmedim. Bu aşamadan sonra da bir vesileyle hayatım başka bir mecraya kayabilir, bu bütün ideallerimin son bulması anlamına gelmez. Zira ben ideallerin amaç, mesleklerin araç olduğuna inanıyorum. Ancak dileğim ve duam odur ki inşallah akademisyenlik ve özelinde hocalık, ideallerimi icra edebilmemin en nezih yolu olur ve ben bu yolda liyakatle yürüyebilirim.

Akademinin Negatif Tablosu Ancak Akademi Tarafından Çözülebilir

Arş. Gör. Osman ÇALIŞKAN

(Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım)

Eğitimini aldığım alanda daha fazla bilgi edinme arzusu beni öncelikle yüksek lisansa ve oradan da akademik kariyere yönlendirdi. Lisansüstü eğitim için şart koşulan hukuki gereklilikleri tamamlamak adına birçok kez sınava girdim. Bunlardan daha yüksek bir puan alabilmek adına sanırım aynı sınavı birkaç kez tekrarlamak zorunda kaldım. Tabii bir üniversitede kadrolu olarak çalışmak için yine birçok kadro başvurusu, sınavlar, mülakatlar ve sair işler yaptım. Alana dair bolca kuramsal bilgi içeren okumalar yaptım. Nitekim her kadro başvurusunda bu birikim ihtiyaçtı ve hatta zorunluluktu. Hali hazırda doktora tezime yoğunlaşmış durumdayım. Seyrek de olsa akademik dergilere çalışma alanımla ilgili makale yazmaya gayret ediyorum.

Akademiye girmeden evvel ısrarla bu işi yapmak istediğimi hatırlıyorum. Çokça sınava girdim, olumsuz sonuçlanan kadro başvurularım oldu fakat bir süre özel sektörde çalıştıktan sonra yine akademide iş bakmaya başladım.

Kamu kurumlarının kötü yönetiminden ve bazı iş ilişkilerinin tasvip etmediğim şekilde devam etmesine rağmen özünde “akademisyenlik yapma, öğrenci yetiştirme ve yeni bilgi edinmenin” önemine hala inanıyorum. Akademiye girdikten sonra idealist tavırlarımın biraz olsun törpülendiğini düşünüyorum. Kısmi bir hayal kırıklığından bahsetmem mümkün. Fakat bu olumsuz havayı, çalışmak için bireysel anlamda daha fazla özgür olduğumda iyileştirebileceğimi düşünüyorum.

Eğer çevresel koşullar buna zorlarsa başka bir meslekte de çalışabileceğimi düşünüyorum. Akademiyi, idealde, bilmenin hazzını en derinden yaşamak, bilinmeyeni görünür kılmak ve hatta teknik vasıtasıyla kullanılabilir hale getirmek şeklinde tanımlayabilirim. Reel olan veya kendi kısıtlı tecrübemin realitesinde ise onu, hakikatin keşfinden ziyade siyasetin kucağına doğru koşan, daha politize olmuş bir yapı ve kadro olarak tanımlamak mümkün. Fakat öte yandan bahsi geçen negatif tabloyu tersine çevirecek ve hastalıklı yapıyı tedavi edecek potansiyelin ve kabiliyetin de yine bizatihi akademinin kendisinde olduğuna inanıyorum.

İrfanı Hür Kişilerin Sorunlara Çözüm Ürettiği Yapı

Arş. Gör. Ali Kürşat SAK

(İstanbul Ticaret Üniversitesi İşletme Fakültesi İktisat Bölümü)

Medeniyetimizin yeniden inşası için bilimsel bilginin üretilmesi ve bu bilgiyi üretecek insanın yetiştirilmesi amacı için akademisyen oldum; bu aslında KOCAV’ın da amacıyla paralellik gösteriyor. Doktora eğitimi bitene kadar yayın yapmak gibi bir zorunluluğumuz yok. Ama yine de uzmanlık alanlarım ile ilgili makaleler hazırlıyorum. İktisat alanında doktora eğitimim de bir yandan devam ediyor. Modern iktisadın teorisini anlamaya ve analizler için gerekli yöntemleri öğrenmeye çalışıyorum. Bu alandaki en iyi okulların okuttuğu kitapları ve makaleleri takip etmeye çalışıyorum. Akademisyen olmak benim için elbette vazgeçilmez değildi ama yapabileceğim en iyi işin bu olduğuna inandığım için akademisyen olmayı seçtim. Çok daha yüksek maaşla ve daha iyi imkânlarla başka bir yerde çalışabilirdim ama mutsuz olurdum. Aklım hep akademisyen olmakta kalacaktı. Bu açıdan da bir nebze olsun vazgeçilmezlik içeriyordu benim için. Bu duygu daha da şiddetlenerek devam ediyor. Vazgeçilmezliğe doğru yaklaşıyorum.

Türkiye’deki üniversitelerin hali içler acısı. Akademide umduğumu bulduğumu söyleyemem. Ama nelerle karşılaşacağımı biliyordum. Bu nedenle hayal kırıklığım çok fazla olmadı. Fakat bilimsel bilginin üretilmesine katkıda bulunabileceğim her meslekte çalışırım. Akademinin iki farklı tanımı var; ideal tanım ve gerçeklik tanımı. Ben ideal tanımdan bahsetmek isterim. O da şudur; fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür kişiler tarafından insanlığın karşılaştığı sorunlara karşı çözümlerin üretildiği kurumsal yapılardır.

Her Aşamada Zihnim Giderek Açılıyor

Arş. Gör. Ayşe Kübra ALTIPARMAK

(Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi)

Severek okuduğum hukuk fakültesinin son senesine geldiğimde, diğer tüm son sınıf öğrencileri gibi akademisyenlik mi, avukatlık mı, hâkim-savcılık mı, devlette uzmanlık mı istediğimi bilmiyor ve geleceğe ilişkin sorularla giderek daha çok meşgul oluyordum. Bu kararsızlık o günlerde benim için oldukça moral bozucu bir ruh hali doğuruyordu. Şimdi düşününce bunun çok normal olduğunu anlıyorum. Zira henüz öğrencilik devam ederken, mesleklerin gerektirdiği hayat tarzlarını ve yaşantımızın geri kalanını nasıl şekillendireceğini bilebilmemiz mümkün değil. Benim planım, İstanbul’da uluslararası hukuk bürolarından birinde stajımı tamamlayarak ortamı görmek ve avukatlık yapmak isteyip istemediğime karar vermekti. Mezun olduktan sonra bu bürolardan birkaçına başvurdum. Bekleme sürecinde ÖYP’ye (Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı) başvurarak, sevdiğim iki alanda tercih yaptım. Sonuçta Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne atamam yapılınca avukatlık planlarını da bir kenara bırakmış oldum.

Lisans döneminde, akademisyenlik her zaman aklımın bir köşesinde olmasına rağmen, hayat boyu öğrencilik fikri çok cazip görünmüyordu. Açıkçası lisansta üstün başarılı ve çok çalışkan bir öğrenci olduğumu da söyleyemem. Ancak sıkıcı görülen dersleri bile sebatla takip edişim, üniversitedeki ortamdan kopmak istemeyişim ve derslere ilişkin okumalar yaparken aldığım zevk, aslında bu mesleği keyifle yapacağımın göstergeleriymiş. Akademiye her ne kadar bir tevafuk sonucu girmiş olsam da, son derece keyif alarak ve geleceğe yönelik planlarımı netleştirerek devam ediyorum. Akademisyenliği kısaca tanımlayacak olursak; yaşantıyı her boyuttan kuşatan, belli bir alana ilişkin sürekli ve derin bir öğrenme ve gelişme faaliyeti olduğunu söyleyebiliriz. Hocalarımızdan gördüğümüz kadarıyla, eserler ortaya koyarak ve öğrenciler yetiştirerek de bu faaliyetten alınan ürünlerin zekâtının verilmesi gerekiyor.

Mesleğe ilk başladığımda babam, zihin katmanlarımın giderek açılacağını ve genişleyeceğini söylemişti. Yüksek lisansta bir parça ardından doktorada ve devamında giderek artan bir genişleme… Doktoraya devam ettiğim dönemde, bu tespitin doğruluğunu giderek daha çok hissediyorum. Akademisyenlikte hiçbir zaman var olan bilginizi kullanmanız yetmediği için, sizden her adımda sürekli kendinizi geliştirmeniz bekleniyor. Daimî öğrencilik faaliyeti, mesai saati kavramının olmaması ve sürekli yeni bir eser ortaya koyma baskısı (farklı mesleklerden arkadaşlarınızla kıyasladığınızda) zaman zaman bıkkınlık oluşturabiliyor. Ancak uzun süre çalışmakta olduğunuz bir araştırmanız yayınlandıkça, bilmediğiniz bir konuyu araştırıp neticeye ulaştıkça, meslektaşlarınızla yapılan tartışmalardan yeni sonuçlar aldıkça, tüm emeklerinizin meyve verdiğini görmek çok güzel bir his. Bu birikimi öğrencilere aktaracak olmak, çalıştığınız alanda literatüre katkıda bulunmak fikri de akademisyenliğe manevi cihetten sevgi ve bağlılık duymanızı sağlıyor. Tüm bunların yanında hukuk pratiğinden kopmamak adına, gelecekte akademisyenlik yanında alanıma ilişkin özel sektör deneyimim olmasını da arzu ettiğimi söyleyebilirim.

Mezun olan, mezuniyeti yaklaşan öğrenci arkadaşlara tavsiyem; geleceğe ilişkin detaylı sorularla kendinizi bunaltmayın. Akademisyenlik fikri size cazip geliyorsa mezun olur olmaz, en kısa sürede yüksek lisansa başlamaya çalışarak, bu süreçte alanınıza ilişkin çalışmalardan keyif alıp almadığınızı anlayabilirsiniz. Cevap olumluysa sevdiğiniz bir üniversitede ve alanda başvurularınızı yapabilirsiniz. Cevap olumsuzsa, zaten şartlara göre önünüzdeki seçeneklerden en makul olanı anlayacak ve yolunuzu çizmeye başlayacaksınız. Ayrıca unutmayalım ki hiçbir yol dönülmez değil ve seçtiğimiz işi sevmediğimiz takdirde her zaman diğer seçeneklerle yola devam etmemiz mümkün.

  Beyza KARAKAYA